SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Lionel Shriver- Kevin hakkında konuşmalıyız
19.Ekim.2009

kevin2“Kevin hakkında konuşmalıyız” Lionel Shriver’ın okuduğum ilk kitabı ve kendisine 2005 Orange ödülü  kazandırmış. Yaşgünümde bir arkadaşım hediye etti, elimde de okuyamadığım ama elimde sürünen en az yedi-sekiz kitap olduğu için biraz raf süsledi. Başta da çok çekici gelmedi itiraf etmeliyim. Ama sonradan sardı. Daha da bitirmedim, ama şimdilik gayet iyi gidiyor.

Kitap 16 yaşında bir sürü okul arkadaşını katleden bir oğlanın annesinin, babasına mektupları olarak yazılmış. Kadıncağız, bütün kitap boyunca oğlanın doğumundan beri  sergilediği  piskopat, mesafeli, donuk kişiliği  kendisinin ona karşı hislerinin bir yansıması, dolayısıyla kendi suçu olabileceğini düşünüyor, bunu sorguluyor.

Anne Eva, seyahat kitapları yazan ve doğum öncesi yılın üçte birini seyahat ederek  geçiren biri. Kevin de dünyanın en kolay bebeği, çocuğu değil. Doğum sonrası Eva hapı yutuyor. Eşi de oğluna düşüyor, oğlanın bütün garipliklerini nomal karşılıyor, evlilik de duman oluyor. Kevin’in tüm çocukluğu piskopatlık eylemlerle dolu; annesini fotoğraflarını yakıyor, nadide haritalardan duvar kağıdını rezil ediyor, kardeşine zarar veriyor, herkesten nefret ediyor kanaati uyandırıyor vs…

Çocuklar canavar mı doğar? Yoksa çevre şartları mı onları uyumsuz yapar? İtiraf etmeliyim ki kitap ara ara  bana kadın bassın gitsin o evden yahu oğlana babası baksın dedirtti. Kendime inanamadım, ama sanırım Kevin’in katil olduğunu bilmemin etkisi büyük, yoksa, yoksa benim içimde de bir Eva mı var (hayır seyahati de seviyoruz o açıdan…) Neyse, kadıncağız  kitap boyu ben mi onu kötü yaptım? o mu kötüydü? sorgulaması  yapıyor. Depresif ama sürükleyici bir kitap.

Yazar ile bir söyleşi için burayı tıklayabilirsiniz. Seneye filmi çekiliyor galiba. Tilda Swinton oynayacak diye duydum, ki kendisine hayranımdır (Bkz. Michael Clayton) hakkını verir ama kadında pek Ermeni asıllı tipi yok  (Eva, Ermeni asıllı ve kitap da ara ara soykırım göndermeleri var) ama onu da hallederler.

Bitirince belki gene yazarım. Şimdilik tavsiye ediyorum.

İmza D.

Zor işler..
19.Ekim.2009

18eylul2009Haftalardır üzerimden atamadığım grip benzeri bir tarifsiz durum sonrası, gene yataklara düştüm. Domuz gribi değilim biliyorum, çünkü ateş yok. Genel bir uyuzluk hali var, tarifi zor. Ofis de sağolsun, durumu idare ediyor. Bu arada ufaklığı okula bırakma işi babaya kaldı tabii. Okulla ilgili çok fazla  Pazartesi tecrübemiz yok, ama geçen hafta, mesela tatilden sonraki ilk Pazartesi sabahı, biraz mırın kırın gitti. Bu sabah da babası bırakırken, gene için için, fazla kapris yapmayarak ama seni mide ağrınla başbaşa bırakacak şekilde, sessiz ağlamaya başlamış ki, baba sonra uzun süre etkisinden kurtulamamış. Ohh olsun, anlasın her sabah neler çekiyorum. Bu okula alışma süreci bizim aileyi biraz hırpalayacak anlaşılan 🙁 Garibim bağırıp çağırsa belki daha az etkileyecek, kapris deyip gideceksin, ama için için sızlanıyor, sana yük olmamaya çalışıyor, adamı perişan ediyor. Hepimiz alışacağız bir şekilde.

(Resim bizim ufaklığın eseri. Babamın portresi. Yahu tamam adam dört göz, ama yuh artık o kadar değil:))

İmza D.

Take it easy…
16.Ekim.2009

take-it-easy

Geçen gün bir söyleşide dinledim:

Eskiden Amerikalılar, ayrılırken birbirlerine: “Work hard! (Çok çalış!)”, derlermiş. Şimdi ise genelde, “Take it easy!” temennisi kullanılıyormuş. Yani, “Kafayı çok da takma adamım, bırak gidişatına, aman kendini sıkma!” gibilerinden… Ne büyük değişim, değil mi?

Aynı söyleşide şöyle de bir cümle vardı:

“Her insan bulunduğu odayı aydınlatır; bazıları girdiğinde, bazıları çıktığında.” Hangisi olmak istediğinize siz karar vereceksiniz diye devam eden, ıııınnn ııııın diye gaz veren bir muhabbet başlıyordu hemen arkasında.

İmza G.

Düğün geyikleri
13.Ekim.2009

evli çift

Düzenli okumaya çalıştığım Sivilay Genç geçen hafta “Düğün” konusu üzerine okur sorularını cevaplamış. Çok başarılı:):) Tamamını  okumanızı öneriyorum, ama ben bir iki soruyu yazmadan edemeyeceğim:

“Soru: Düğün insanın en mutlu günü müdür?

Cevap: Bu büyük bir yalandır. Düğün düğüne gelen davetliler için mutlu bir gündür. Ancak düğün sahipleri için ayıp olmasa evlenmekten bile vazgeçilebilecek kadar sıkıntılı bir gündür. Düğünü kazasız belasız atlatan bir çift olağanüstü bir durum olmazsa en az bir on yıl daha evli giderler.

Soru: İlk dansı etmek mecburi midir?

Cevap: Eşli dansların hiç popüler olmadığı ülkede, genetik olarak dansa yatkın olmayan bir toplumun ferdi olan gelin ve damat, ilk dans gösterilerini 300-500 insanın bakışları altında verirler. Türkiye’de ünlü dansçılara bile bu kadar kalabalık bir seyirci kolay kolay nasip olmaz. Genç çiftlerimizin ilk dans ile nasıl bir cüretkarlık  göterdiklerini varın siz hesap edin.

Soru: Evlenmek tutsaklıktır diyorlar doğru mu?

Cevap: Asla! Evlenmek özgürleşmektir. Bir kere bütün bir toplum seni evlendirmeyi kafaya koymuştur. Ayak diretmenin bir anlamı yoktur. Annen, baban mürüvvetini göremeden öleceklerinden korktuklarını söyleyerek ciğerine ciğerine çalışır. Ev sahipleri bekâra kiralık ev vermeyerek köşeye sıkıştırır. Bir düğün davetinde en kötü masa bekârlara ayrılır. Arkadaş gruplarında evlenenler bekâr kalanları dışlar. Televizyonlar, cesedi koktuğu için beş gün sonra komşuları tarafından bulunan yaşlı insanların, yalnız ölme korkusunu içimize salan, haberleriyle doludur. Bir terör örgütünde bile canlı bomba seçilirken bekâr olanlar öncelikli tercih edilir.

Bu nedenle evlenmek tüm bu prangalardan kurtulmaktır.”

Bu çerçevede düğünlerle ilgili bir yazımıza gönderme yapmak isterim.

İmza D.

Funny people
13.Ekim.2009

funny-people-poster“Matrak  İnsanlar” diye çevirmişler Funny People‘ı. Son 10 yıldır kimsenin “matrak” lafını cümle içinde kullanışına denk gelmemiştim,  iyi oldu. Adam Sandler‘dan daha önce de bir iki kere bahsetmiştim, seyretmeye doyamadığım bir insan. Zohan mıydı neydi (You don’t mess with The Zohan) , herkesin sevmekte zorlanacağı o filmi bile katıla katıla seyrederken bulmuştuk kendimizi. Her filmine giderim istisnasız.

Funny People’ı, geçtiğimiz haftalarda (25 Eylül’dü galiba) yeni açılan Gordion’un salonunda seyredelim dedik. Önce sinemalar.com‘dan  baktım, Gordion’da oynuyor gözüküyor. Sonra telefon ettim, bant kaydı alakasız filmler saydı. İkna olmadım.  Telefon ettim sinemaya, henüz bant kaydını düzeltemedik dedi. Ee iyi dedik, tamam film oynuyorsa sorun yok. Oynuyormuş gittik.

Bir kere sinemada inşaat devam ediyordu, ortada personelden çok usta vardı. Matkap sesi (ciiuuuvvvvvv) toz duman (tekrar matkap sesi ciiuuuvvvvvv) vs. Ama sinema herşey bittiğinde güzel olacak izlenimi veriyordu. Minik aksaklılar vardı tabi. Mesela, arada tuvaleti  kullanma ihtiyacı baş gösterdiğinde tuvalet kapısına hamle yapıyorsunuz, kilitli. Bir görevli buluyorsunuz, belli ki tuvaletlerin anahtarı bulununca sorun bitecek sanıyor, seni peşinden koşturuyor, görevli bayana ulaşıyorsun, kapı kilitliymiş anahtar sizde mi? diyor görevli no:2. Görevli no:1 size süper kibar bir tonda, kusura bakmayın size yardımcı olamam diyor. Nasıl ya? Napacaz? Aşağı alışveriş merkezine inin diye bir çözüm öneriyorlar. Aklınızla bin yaşayın, ben niye düşünemedim? demek istiyorsun vs. Doğal olarak üşenip uzatmıyorsun, aşağı da inmiyorsun, halk arasındaki tabirle; tutuyorsun.

Bir de film ortasında komik bir şey oldu, arada bizim salonu unuttular. İkinci yarı film başlamadı. Bu aralar asabi insan rolünü kimseye kaptırmayan ben, 40 dakikanın sonunda kendimi dışarı attım. Birilerini bulup yahu ne oluyoruz kardeşim muhabbeti yapayım diye, ustalardan başka muhattap bulamadım. Benden daha hızlı bir delikanlının girişimiyle sonunda bir görevliye ulaştık, film başlatıldı.

Filmin ilk yarısını çok sevdim, ikinci yarı ile ilgili kafam karışık. Biraz senaryo dolanmış da dolanmış da dolanmış gibi geldi bana. Film deliler gibi  komik değil, hele hele benim gibi, stand up komedilerde, komedyen pek başarılı ilerlemiyorsa onun adına başından aşağı kaynar sular dökülme kapasitesi yüksek birisi iseniz, olay iyice stresli oluyor. Amerikalıların güldüğü herşeye de insan her zaman gülemiyor. Sandler bir stand up’çıyı oynuyor. Aslında komedyen sahne arkasında, gerçek hayatta nasıl biri olabilir bir güzel anlatıyor film. Hele milletin bununla resim çektirmek istediği sokak sahneleri var ki, bence çok  acıklı. Adam komik olmadan somurtarak yürümek istiyor.  Bazıları bu filmdeki performansını Punch Drunk Love ile karşılaştırmışlar (beni paramparça etmiş bir filmdir), ki bence alakası yok, o film çok ayrıydı. İkinci arkadaş Seth Rogan, ilk defa seyrettiğim biriydi. Şimdi onunla ilgili yorum yapmaya üşendim, arada ağladığı sahneler var, çok iticiydi, ağlama sahnelerine çalışsın biraz. Ben ona ders verebilirim isterse. Saati 300 dolar.

funny_people_movie_image_leslie_mann__adam_sandler__seth_rogen_and_eric_banaEric Bana sonlara doğru Avusturalya aksanı yoğun bir Avusturalyalı olarak karşımıza çıkıyor. Aksanı yargılayabilecek durumda değilim,  henüz gidemedik oralara, ama bildiğim Eric Bana’yı tercih ederim. Komik olmaya çalışmasın o. Münih‘te falan oynasın, canımızı yesin.

Özetle film sanki biraz sadeleşse, sonları montajda uçsa falan daha güzel olabilirdi. Bu arada; Kuzey Avrupalı bir doktor vardı, bence o sahnedeki espriler çok iyiydi, IKEA falan :).

İmza D.