SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Leylek Hastanesi
15.Temmuz.2009

leylekBugün Vakıflar’la ilgili birileriyle tartışırken, eskiden Laklakan Hastanesi diye bir vakıf olduğunu öğrendim. Konuyla ilgilenmiş olanlar bilirler: Osmanlı’da vakıflar çok önemliymiş ve kamu hizmetlerinin büyük kısmı  vakıflar aracılığıyla yürütülürmüş. Hatta bir kaynakta, Osmanlı’daki hizmetlerin 3/5’inin vakıflar kanalıyla yürütüldüğü yazıyor (aslında 5/3’ü yazıyor ama bence orada bir hata var:)). Hal böyle olunca, ortaya çeşit çeşit amacı olan vakıflar çıkıyormuş tabi. Fakir kızlara çeyiz hazırlama vakfı, esirleri azat etme ve ihtiyaçlarını karşılama vakfı, kitapların ciltlenmesi vakfı, öksüz çocukları emzirme vakfı (ay kıyamam), gece bekçisi görevlendirme vakfı, çocukları gezdirme ve meyve yedirme vakfı (nasıl yani?), cami ve medreselerin duvar yosunlarını temizleme vakfı, mola taşı  dikme vakfı (hamalların dinlenmesi için) gibi.

Bu kadar çeşitliliğin içinde bir de Leylek Hastanesi Vakfı varmış ki benim asıl ilgimi o çekti. 19. yüzyılda Bursa’da kurulan Vakıf, başta leylekler olmak üzere, göçmen kuşların bakımı ve tedavisini sağlamayı amaçlıyormuş. Türkiye’nin ilk hayvan hastanesi olan Gurabahane-i Laklakan (Düşkün Leylekler Evi)‘nin Bursa’nın Kayhan mahallesinde asıl binası, zaman içinde bakımsızlıktan yıkılmış, ama Osmangazi Belediyesi Irgandı Köprüsü’nün hemen yanında aldıkları binada hastanenin yeniden canlandırılacağını müjdelemiş. Gezerken fark etttim, Osmangazi Belediyesi’nin hayvan hakları, sığınmaevleri konusunda epey bir çalışması var anlaşılan.

Şakacı leylek resmi Yeliz’in Dünyası‘ndan. Bu çerçevede, Nisan ayı civarı kendi ellerimle çektiğim leylek sürüsü resimlerine de gönderme yapmak isterim.

İmza D.

Neredeyse günübirlik Brüksel
8.Temmuz.2009

Brüksel ile aram pek olmadığından, yırtamayıp mecbur kaldığım bir Brüksel seyahatini aklımca kısa tuttum; beter oldum.

Pazar gecesi alkol tüketiminde kendi çıtamı biraz zorladığım için olsa gerek, ertesi sabah itibarıyla keskin bir başağrısı iki  gözümün arasına yerleşmişti. Dolayısıyla yola dezavantajlı başladım. Pazartesi sabahı saat 8:30  gibi araç beni evden aldı, yola koyulduk.  Her seferinde tanımamakta ısrar ettiğim ama beni sanki her allahın günü havaalanına götürüyormuş gibi karşılayan şöför konusunda, bu sefer tedbirliydim. Kim gelirse gelsin her allahın günü beni havaalanına götüren bir adammış gibi davranacaktım. Karşılıklı rol kesmeye gerek kalmadı; yakın davranan şöför geldi, ben hemen anladım durumu. Bu sefer yol boyu adamcağıza ayıp oldu mu diye endişelenmeme gerek kalmadı; zira pek bir sevecendim. Neyse tanıdık  şöför beni alana bıraktı.

Sadece bir sırt çantası ve normal kadın çantam eşliğinde seyahat ettim bu sefer. Ertesi  gün bagaj kaybolur da kanvas pantalonla toplantıya girmek zorunda kalırım endişesiyle, hiçbirini bagaja vermeme niyetindeydim baştan. Sıvı jel, şampuan falan almadım yanıma. Gerekirse deodoranı o noktada bırakacağım direnmeyeceğim diye kararımı verdim. Neyse ne krem, ne de deodoran, aslında pekala el bagajındaki  sıvı, tehlikeli madde vs. olarak algılanabilecekleri halde sorun çıkarmadılar. Hep birlikte yola koyulduk.

Sonra İstanbul uçağında sevgili oldukları her hallerinden belli iki  delikanlıyla yan yana uçtuk. Benim yanımda oturan, bir noktada benim uçağın sallamasından yüzümü türlü türlü şekle soktuğumu farketti. Beni eğlendirmek adına beni taklite başladı. Ben de tabii  sağol desteğin için dercesine arada güldüm, ama uçak da ciddi sallıyordu. Neyse yanımdaki arkadaş türlü türlü komiklik yaptı. Ben de ayıp olmasın, çaba harcıyor ve daha ziyade artık kendi işine baksın derdiyle  artık surat yapmamaya çalıştım. Tamam herşey yolunda gibisinden. Alana indik.

Sonra ikinci etaba ilerledim. Baktım bir noktada yanımda oturan çift gene etrafta ve uzaktan bana, herşey yolunda, iyi gidiyorsun gibi işaretler yapıyorlar. Ben de herşey yolunda, eksik olmayın tipi mimikler yapıp, uçağa doğru arazi oldum. Sonra tam ben kalkış  başarıyla tamamlandı, yaşayacağız galiba derken, pilot Brüksel’de hava yağışlı dedi. Hiç sevmiyorum bulut içinde uçmayı. Neyse bu sefer yanım boştu, mimikleri gözleyip taklit edecek kimse yoktu, ürktüm, yatıştım, ürktüm, yatıştım, sonunda hırsımdan kitaba verdim kendimi.

Bir iki hafta kadar önce, elçiliklerin birinde düzenlenen bir ikinci el eşya pazarından, kızıma 3 TL’ye bağlama atkısı kopuk (sonradan farkettim) bir bisiklet kaskı, ikisi 1 TL’ye iğrenç pembe plastik kediler (cik cik öten düdüğü bile yok inanın, ama kendi istedi ve bir sürü kitap, oyuncak, DVD arasından bir tek onu istedi.) ve az tedbirli ana baba olarak kıza şapka getirmeyi unuttuğumuzdan, 1 TL’ye de bir şapka   almıştık. Bunların  dışında yaklaşık 15 adet kitabı ise sadece 12 ( yazıyla oniki) TL’ye almıştım. Bunlardan biri yanımdaydı.

weightwater

Kitap, Amerika’nın batısında Maine kıyılarında Smuttynose denen bir yerde 1800’lerin sonunda işlenen ve iki kadının vahşice öldürüldüğü bir cinayetle, 1995 yılında bu cinayet mahalini fotoğraflamak üzere gönderilen bir fotoğrafçının, kocası, 5 yaşındaki kızı, kayınbiraderi ve onun sevgilisiyle yaptıkları yat (bir Morgan 41) yolculuğunda yaşadıklarını eş zamanlı anlatıyor. 1800’lerin sonunda işlenen cinayet gerçekte yaşanmış bir olaya dayanıyormuş bu arada.

maine-coast

(resim için kaynak burası)

Kadının adı Jean ve kitapta olayı bir yıl sonrasında anlatıyor. İki hikaye arası ani geçişler var. Shreve, birinci olayın kahramanı kadının ağzından bir mektup üzerinden onun hikayesini anlatmış. Kadıncağızın hayatında olayların birbirini takibi ve bir şekilde önlenemeyen son bence çok güzel kurgulanmış. Mesela erkek kardeşiyle genelde mutlu geçen çocukluklarında, bir noktada bir ölüm tehlikesi atlatmışlar. Kadıncağız, trajediler gerçekleştikten sonra, hep o noktada kurtulmuş olmalarına sevinmek yerine aslında ölmüş olsalardı ikisi için de daha iyi olacağını düşünüyor. Bu bana çok dokundu. Gerçekten de bazen ölüm, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey değil bence. Bir de kitabın asıl finali var ki, beni perişan etti. Okumaya niyetlenen olur diye söylemeyeceğim  ama, off ya insan çoluğundan çocuğundan ayrıyken böyle şeyler okumamalı. Neyse, üzdü müzdü ama bence çok iyi bir kitap çıktı. Aferin bana. Anita Shreve’in diğer kitapları için buradan buyrun. Ben Light of Snow‘u okumuştum bir de, o da çok güzeldi.

Neyse ben Brüksel’e inene kadar, kitabın hatrı sayılır bir kısmını bitirdim. Bir önceki günden çok da yorgundum, yürüyecek halim yoktu, odaya çekildim.  Ofis sağolsun otelim de  çok güzeldi. (Ama kendiniz gezmeye  gidecekseniz ve birisi otelinizi ödemiyorsa aman diyeyim.  Zaten Brüksel’e gezmeye kim gider bunu da ayrıca sorgulamak lazım…). Kitabı elimden bırakamadım ve inanın 200 küsür sayfalık kitap o gece bitti. Otele girmeden tren garından edindiğim bir kitap vardı allahtan, o yedek olarak çantaya konmuştu, ertesi günü de bu bitirdi.

Yorgunluktan otelde tren garından edindiğim dünyanın en lezzetli körili tavuklu sandviçi ile karın doyurduğumdan, restoran tavsiye edemeyeceğim kusura bakmayın.

Ertesi gün işimizi bitirdik, yemeği de Filigranes isimli bir kitabevi içindeki minik bir cafede yedik. Ben çeşitli tipte orman sesleri falan olan CD’lerden  bir tane aldım (çok da güzel çıktı).

au-coeur-de-la-nature

Sonra yine havaalanı yollarına düştüm.  Check-in’den epey evvel tam THY kontuarının karşısındabir kafeye yerleştim. Bir gün evvel aldığım kitabı okumaya başladım. Bir ara 15:00’da açacakları kontuar için, millet bir hareketlendi, 14:20 gibi sıraya girildi. Tam karşıda oturduğum için ben de heyecan yaptım. Bir duyum aldı millet, açacaklar herhalde diye düşünerek sıraya girdim.

Ve sırada iki ailenin peşinden 3. olmama rağmen, tam 90 dakika sonra bana sıra geldi. Bu arada yan sıralar haldır haldır ilerliyor, hiç bir sorun gözlenmiyordu. Bize ise 20’li yaşlarının başında gibi duran, saçı artist kesilmiş ve devamlı alnındaki saçları arkaya attıran bir Belçika’lı kardeşimiz bakıyordu (adı H. ile başlıyor). Bir gün Brüksel’den THY ile bir yere gitmeniz gerekirse, aklınız varsa onun önündeki sıraya girmeyin.  Mesela, kuyruğun başlarında net hatırlıyorum, yan sıraya geçme şansım vardı ve ben boşver ya dedim. Sonraki  90 dakika boyunca hep o anı düşündüm. Cidden ben böyle yavaş çalışan bir herife rastlamadım. İşin garibi millet biraz oflayıp patladı, ama kimse herifi parçalamaya falan yeltenmedi. Arkada bıçkın görünümlü, Arapça konuşan gençler vardı. Onlardan pek ümitliydim, ama kimse gıkını çıkarmadı. Sonunda sıra bana geldi, bagajım yoktu işim 1 dakika içinde bitti. Sonra oğlan gecikmeden dolayı  özür filan diledi sinirim geçti, yoksa adını vermeye çok niyetliydim. Sonra güvenlik kontrolünde deodoranı kaptırdık. Ama o noktada o kadar yorgundum ki çantayı isteseler bırakırdım.

Dönüşte de sağolsun uçak az sallandı. Artı, karides  falan vardı yemekte, sinirim iyice geçti, sakinleştim. Hatta bir ara bulutların üzerinde uçarken dolunay seyrettik, harikaydı. Alana indik, ben koştura koştura son etaba vardım. Uçağa yerleştim, ikinci kitabımdan son 40 sayfa kalmıştı onu da okudum. Sonra sızdım.

Alexander McCall Smith daha önce hiç okumadığım bir yazar. “La’s Orchestra Saves the World” okuduğum en güzel kitap  diyemem ama yetti bana o gün,  güzeldi.

lasorchestra_background_new Uyandıktan sonra varış saatinden anladığıma göre, bizi uçağın içinde epey bir bekletmişler. Son golü de beni alacak arabadan yedim. Yoktu. Ben de mecburen gecenin ikisi gibi, şirketin numarasını bildiğim tek şöförünü çaldırdım. Sağolsun bir çözüm üretti, eve varabildik. Bu arada bizim ufaklık şifayı kapmış bir yerden (bıktım bu buynumdan aytık, mussuk gibi), biraz onunla ilgilendim, kaç saat uyudum bilemiyorum. Şu anda bir enkaz gibiyim, olmak istediğim tek yer pijamalarımın içi…

pijama

Resim the dreamygiraffe‘dan.

İmza D.

Yukarıda D’nin yazdığı yazıdaki: “Zaten Brüksel’e gezmeye kim gider bunu da ayrıca sorgulamak lazım…” cümlesi bana koydu:) Ben gezmeye Brüksel’e gidenlerden biriyim:) Hatta ilgili yazılarımı da burada bulabilirsiniz:

Belçika’da ne yenir? Moules / frites
Belçika’da ne yenir? Atıştırmalıklar

İmza G.

Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru
6.Temmuz.2009

Yaz dönemi  olunca ister istemez gezi yazıları artıyor. Hava kötüyken, insan mecburen evde oturup  sonrasında da okuduğun kitabı yazıyor.  Neyse, en son Samsun‘u yazmıştım, doğuya doğru ilerliyorum. Burada da, Samsun-Ünye arası gezi notlarını bulacaksınız.

Geçen Pazar sabahıydı galiba – ya da bir önceki emin olamıyorum artık- Samsun’dan doğuya doğru yola çıktık. 95 km ötede Ünye var. Eskiden arada sırada Ünye’ye balık yemeğe gelirdik. Hatırlıyorum, Samsun’un acayip  sıkıcı, denizin dibi ama bir o kadar da denziden uzak bir şehir olduğunu düşünmeme rağmen (gerçi artık öyle düşünmüyorum), Samsun-Ünye yolunu severdim. Upuzun ağaçların olduğu koruluklar vardı, yol deniz kenarından giderdi bir süre, sevimli bir yoldu. Hala da öyle.

Hatta 1993-4 civarında annemlerle Karadeniz turu yaparken, Ünye’de Kumsal Otel diye bir yerde kalmıştık. Bu kadar denizin yakınında kaldığım ilk oteldi, denizin on adım ötesi gibiydi. Gerçi biraz köhneydi, ama o zaman çok sevmiştim, sonrada da hep methederek hatırladım.

kumsal-otel

Bu arada Ünye, Yunus Emre’nin mezarına sahip çıkılan 17  yerden biri, ama en kuvvetli varsayım sanırım hala Eskişehir’de. Sırf Yunus Emre-Ünye bağlantısını güçlendirmek için birtakım şiirlerinin tahrip edildiği iddiasında olan bir yazıya denk geldim internet gezerken, isteyen bakabilir.

Ünye sahil şeridi o kadar güzel ki. Dev gibi ağaçlarının altında parklar var, sahil düzenli, tertemiz, eski ve minik evler var kıyıda.

unye-kiyi

Bir de eski konakları restore olayı burada da başlamış. Biz bir tanesini gezdik, hatta birşeyler içtik: Sebile Hanım Konağı.

sebile-hanim-konagiGüzel bir yerdi ama keşke deniz kenarı olsaydı. Bir de bahçeye bir ağaç dikselerdi, sonra o büyüseydi,  gölge yapsaydı, sıcağa tahammülü olmayan beni tavlamaları daha kolay olabilirdi. Ama yemekleri güzel, dekorasyon özenli (gerçi benim için  biraz kalabalık ama yine de iyi), odaları, banyoları falan gayet ferah, güzeldi.

sebile-hanim-konagi-zerrin-ozer

-Sebile hanım konağının  içinde bana albüm kapağı için resim  çektirsem asla numaralı  gözlük takmam dedirten bir Zerrin Özer albüm kapağı-

Ünye’den yola çıkıp, Fatsa’yı geçince kendinizi bir yol ayrımında buluyorsunuz. Ya halihazırda üzerinde olduğunuz çok şeritli sahil yolundan devam edebilirsiniz, ya da Fatsa’yı geçince Perşembe yoluna kıvrılıp, deniz kenarında harika bir yoldan kıvıla kıvrıla gidip, bir de balık yemeğe durursunuz. Biz ikinci yolu seçtik.

Fatsa’yı geçip Perşembe’ye yaklaşırken sol tarafta, denizle yol arasında Vonalı Celal‘in yeri var, atlamayın, o kadar güzel ki. Vonalı  Hürriyet’in Hamsi’nin en iyi 10 adresi sıralamasında üçüncü sırada.

vonali-celal

Yeri  bir kere denizin dibinde bir yarın üzerinde. Püfür püfür esiyor. Balıklar harika, sonracığıma meze gibi Karadeniz yemekleri de getiriyorlar. Alkol de var (Bu gezide tahminimden daha  fazla yerde alkol olmadığına şahit oldum). Restoran denizden 50-60 metre yüksekte olduğu için, martılar neredeyse 1 metre ötede uçuyorlar. Hatta tabakla işiniz bittiğinde kalanları denize doğru fırlatıp martıların havada kapışını seyrediyorsunuz. Masamızın manzarası böyleydi (fotoğraf makinasının ayarlarıyla oynamıştım, resim biraz ince uzun olmuş gerçi 🙂

vonali-celal3

Bir de unutmadan, Vonalı Celal’in turşuları da çok meşhur.

tursu-dunyasiDoğuya doğru yazılar devam edecek,  ama bir iki gün şehir dışındayım. Hafta sonuna doğru inşallah (bana dua edin – biraz uçak korkum gelişti de son yıllarda).

Kırmızı Baykuş’taki diğer Karadeniz seyahati yazıları:

Gezi yazıları – Samsun’dan doğuya doğru
Gezi yazıları – Samsun
Gezi Yazıları – Fatsa’dan doğuya doğru
Gezi yazıları – Amasra
Gezi yazıları – Artvin

İmza D.

New York Gezi Notları – Long Island
2.Temmuz.2009

long-island-map13. ve 4. günler iş icabı Long Island’daydık. Trenle gidiliyor. Penn Train Station’dan istediğiniz yere kadar tren bileti alıyorsunuz. Genelde Jamaica durağında tren değiştirmek gerekiyor. Biz Hempstead’e gidiyorduk, 12.5 $ ödedik. Long Island’a gitmenin bir diğer yolu ise, metro ile Jamaica durağına gelip, oradan trene binmek. O zaman daha ucuz ama uzun bir seyahat yapabiliyormuşsunuz.

Long Island’da sadece Hofstra Üniversitesi’nin kampüsünü gördük. Angelina-Brad ikilisinin kampüsünden de haberimiz olsaydı, oraya da uğrardık:)

İmza G.

Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:

New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler
Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA)
New York Gezi Notları – 1. gün
New York Gezi Notları – 2. gün
New York Gezi Notları – Long Island
New York Gezi Notları – 5. gün
New York Gezi Notları – 6. gün
New York Gezi Notları – 7. gün
New York Gezi Notları – 8. gün
New York’ta alışveriş

New York Gezi Notları – 2.gün
2.Temmuz.2009

Sabah ilk kahvaltımızı Lincoln meydanındaki Starbucks’ta yaptık. Ama hemen ardından Whole Foods‘u keşfettik. Hem sandviç, hem kahvaltı, hem öğle yemeği, hem de ıvır zıvır her türlü süpermarket malzemesini (suşiye kadar) organik olarak bulabileceğiniz çok çok büyük ve muhteşem bir market. Fiyatlar normalden çok daha pahalı, ama dışarıda yemekten çok daha uygun tabii. Üstelik yüzlerce çeşit ve çok sağlıklı şey bulabiliyorsunuz. Sıcak yemekler de satıyorlar. İsterseniz mikrodalgada ısıtıp, sıcak sıcak yiyip gidiyorsunuz, isterseniz soğuk meze, salata veya sandviç tarzı şeyleri Central Park’ta açık havada yemek için yanınıza alabiliyorsunuz. Sanırım sık sık burada yemek yiyeceğiz gibi gözüküyor. Starbucks ve yemekten kesinlikle haz almadığım her türlü pastane mamülü satan cafelerden kurtulduğuma acayip memnunum.

whole-foods1

Columbus Avenue üzerinden yürüyerek, bir kapısından Central Park’a girdik. Pazar günü olduğundan herhalde, park o kadar kalabalıktı ki… Yemeğimizi de orada yedik. Bir sürü güneşlenen, piknik yapan, bisiklete binen, koşan, yürüyen, çocuk-köpek gezdiren, beyzbol oynayan insan… Çok hareketliydi.

central-park-1

Ayrıca Tel Aviv’in 100. yaşını kutlayan çok büyük bir Yahudi topluluğunun kutlamaları arasında kaldık. “Burada da bulduk yine yürüyüşü, kalabalığı daha ilk günden” dedik. Neyse ki kutlama şeklindeydi, bir olay yoktu. (İlginç!!!!)

ny-5-cadde

Salak blog yazarınız her zamanki gibi yanlış ayakkabı seçimi yaptığından, otele metro ile dönmeye karar verdik. Metro bileti 2 dolar. 7 günlük sınırsız kullanabileceğiniz metro kartı ise 25 dolar. Bize makul geldi, ondan aldık. Ama metro nasıl kalabalıktı, anlatmam mümkün değil. Her güzel şeyin bir bedeli oluyor işte. NY’ta yaşamanın güzel yanları çok, ama hepsi farklı dil konuşan ve cins cins binlerce insanla bir metroya binmek de, katlanmanız gerekenlerden. Otelin yerini çok güzel seçmişiz diye bir kez daha kendimizi tebrik ettik.

İmza G.

Kırmızı Baykuş’taki diğer New York gezi notları:

New York’a gitmeden önce yapılması gerekenler
Metropolitan Museum of Modern Art (MoMA)
New York Gezi Notları – 1. gün
New York Gezi Notları – 2. gün
New York Gezi Notları – Long Island
New York Gezi Notları – 5. gün
New York Gezi Notları – 6. gün
New York Gezi Notları – 7. gün
New York Gezi Notları – 8. gün
New York’ta alışveriş