SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Bir gün lazım olabilir…
20.Temmuz.2011

Doğru kanguru besleme yöntemleri:

kanguru nasıl beslenir? besleme yöntemleri

İmza G.

Perihan Mağden – Yaz Kitabı
19.Temmuz.2011

Perihan Mağden’in köşe yazılarından oluşan ve iki cilt olarak düşünülen kitabının ilki olan Yaz Kitabı raflardaki yerini aldı.
Yukardakini okudum bir yerde ve hemen kaptım kitabı. Bir çırpıda okudum. Köşe yazılarını nadiren takip ediyordum, onun  için festival oldu bana. Buralara bir ara göz atarsa kendisine minicik bir serzenişim var. Bazen -şu anda tam olarak söylemek istediğime güzel bir örnek de aklıma gelmedi ama:( –  bazı ifadelerini biraz (birazcıcık) okunması zor buluyorum. Mesela şu “1” meselesi:
“Not: Ben yine 1 Edebi Gezi’ye çıktım. 98 Model Yazı bırakıyorum. Biraz ‘ayıp’ oluyorsa, affola.
Enseyi karatmayın!..”
Bir tek bu değil tabii ki:) benzer şeyler. Aslında ufacık şeyler.. Düşününce vazgeçtim bu serzenişten. Ama napalım, demek öyle yazmak istiyor.
Genelde kendisine hastayım. Kış kitabını bekliyorum. Daha önce hakkında yazdığım iki kitabını da buradan hatırlatmak isterim (Ali ile Ramazan ve Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?). Bu arada gezinirken Ali ile Ramazan hakkında bir yazıya rastladım. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.
Biz  Kimden Kaçıyorduk Anne ara ara aklıma geldikçe beni derin bir  kedere boğan kitaplar listesinde üst sıralarındadır, alacağı olsun. Ama herşeye rağmen hepsini şiddetle tavsiye ediyorum.
İmza D.
Banu Güven
18.Temmuz.2011

Banu Güven, NTV’den ayrılması sonrasında kendi blogundan Başbakan’a hitaben bir mektup yazdı. Basının üzerindeki baskılardan dertlenenlere fazladan bulutlu gökyüzü manzarası.

“Sayın Başbakan,

Siz de duymuşsunuzdur belki. Ondört yıl emek verdiğim NTV’den geçtiğimiz günlerde ayrılmak durumunda kaldım. Bu haber duyulduğundan, hatta programı erken tatile sokmamı gerektiren malum sıkıntıları yaşadığım günden beri çevreme ‘neden böyle oldu’ sorusunun cevabını vermeye çalışıyorum. Yanlış anlamayın, anlattığım kişisel bir mağduriyet hikayesi değil. Ölçülebilir başarı kriterlerini karşılamış olan ve yayında olduğu dönem içinde kanal yönetiminin takdirini alan bir programın ve benzerlerinin gelecek yayın döneminde, en azından bugüne kadar bu yayınları götüren kişiler tarafından yapılmayacağı gerçeğiyle karşı karşıyayız. Neden? Bu sadece bizim kurumumuzu ilgilendiren bir durum mu? Sizinle kısa vadede herhangi bir söyleşi yapmam pek muhtemel görünmediğinden yazma ihtiyacı hissettim.

Yaşananlar üzerine farklı kuruluşlarda çalışan meslektaşlarımla konuşuyorum. Onlara neler yaşadıklarını soruyorum. Herkes artık haberciliğin kendi süzgecinden başka bir süzgeçten geçtiğini söylüyor. ‘Şimdi o kişiyle konuşmasak’ ya da ‘Bu yazıyı birinci sayfadan görmesek’, ‘Haberi çok büyütmesek’, ‘Duyulmasından hoşlanılmayacak soruyu sormasak’. Bunlar herkesin son dönemde sık sık duyduğu cümleler. Bazı konular da üzerinde hiç yorum bile yapılmadan geçiştiriliyor zaten. Üstelik dinlediklerimin bir kısmı hiç de yeni hikayeler değil. Bugün yaşadıklarımızın bir devamlılığı olduğunu anlatıyor. Bir meslektaşım hatırlattı. 2004‘te Pamukova’daki hızlı tren kazasının ardından ‘Ulaştırma Bakanı istifa edecek mi?’ diye soran gazeteciye, ‘Sen hangi gazetedensin?’ diye sorup, sonra da had bildirerek konuşmaya devam etmiştiniz. Bence herkesin gözleri önünde yaşanan bu çıkışınız habercilerin özgüveni açısından bir kırılma noktasıdır. Çok kötü bir kazanın etkisinde ortaya çıkan bir tepki deseniz de buna, o zor ama göğüslenmesi gereken soruya verdiğiniz cevap da başka bir ‘kaza’ olmuştu. Tamam, bunun üzerinden yıllar geçti, ama zedelenen o özgüveni tamir edecek yaklaşımlarla karşılaşmadık. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yetkiliye sorulan sorudan nem kapan bir hükümet üyesinin, muhabiri çalıştığı kurumun sahibine doğrudan şikayet etmesinden mi söz edeyim, yoksa ana akım medyadan başka bir meslektaşımın telefonda ‘Bu iş artık katlanılır gibi değil’ derken sesinin titremesinden mi? Yoksa birçok meslektaşımın ‘Ama ayrıntıları telefonda konuşmayalım’ demesinden mi? Haber toplantılarında sizin duymaktan hoşlanmayacağınızın düşünüldüğü ya da bilindiği konuların gündemin alt sıralarına itilmesinden mi ya da bizim gazeteci tabirimizle, hiç görülmemesinden mi? Toplumsal olaylarda biber gazı ve cop devreye girdiğinde, ‘ağır kaçabilecek’ bazı görüntülerin ayıklanmasından mı? Yanlış anlaşılmasın, sadece eski kanalımda değil, yine duyduklarıma dayanarak söylüyorum, başka kanallarda da haber spotları yazılırken defalarca düşünülmesinden ya da bazı anahtar kelimelerin kullanım dışında tutulmasından mı? Biliyorsunuz, buna otosansür deniyor. Sansür canavarı haber merkezlerine gelip kuruluyor. Zaten siyasi kültüründe biat etkisi kuvvetli olan, mesela darbelere yıllarca ‘müdahale’ deme kibarlığında yaklaşmış bir toplumda ve medyasında, otosansürün kendisine yer açması hiç zor değil. Yani durum hiçbir yayın kuruluşunda pek farklı değil, ama belki farklı farklı idare ediliyor. Her yayın kuruluşunun ait olduğu grubun karnının yumuşaklık derecesine göre reaksiyon verdiğini görüyoruz. Başka alanlardaki yatırımların, girişimlerin ya da sermayenin kazaya uğrama riski sınırlarımızı belirliyor, zaman zaman iyice geriye çekiyor. Şunu da söylemek gerek. Türkiye’de medya benzer tecrübeleri daha önce de yaşamış ve tökezlemiş bulunuyor. Doksanlı yıllardan başlayarak çok sayıda örnek verilebilir.

Devamını merak edenler  buradan takip edebilirler.

Lozan’ın çocukları
29.Haziran.2011

Lozan’ın çocukları başlıklı fotoğraf sergisinin açılışı, Çankaya Belediyesi Galeri Kara’da (Mithatpaşa Caddesi No: 48 Kızılay/ Ankara) 30 Haziran Perşembe günü gerçekleşecek.

İmza D.

Geçen Cuma…
28.Haziran.2011

Şöyle bir şey oldu:

Geçen Cuma günü bizim okulda mezuniyet vardı. Cüppe giydim ben de izliyordum. Sağ yüzük parmağıma da kalınca bir yüzük takmıştım. Törenin orta yerlerinde, yüzüğümle oynarken tas gibi kaldığını gördüm. Bir baktım parmağım davul gibi olmuş. Ve kıpkırmızı, şiş. Kangren olacağım diye, hemen kalktım, tuvalete gittim. Sıvı sabunla çıkarmaya çalıştım olmadı. Sonra açık bir kapı gördüm, içeri girdim; şey kreminiz var mi acaba, acil lazım dedim. Sebebini de söylemedim. Yok dediler. Sonra ben bayağı bir panik oldum, kangren olacağım, yüzük parmağımda kaldı diye. Gece de saat 9.30 falan. En son bizim toplantı salonundaki mini buzdolabı aklıma geldi. Belki dedim, sıvı yağ falan vardır içinde. Baktım yok, tam kaparken minik poşetlerde ketçap-mayonez gördüm. Mac Gyver olarak, mayonezi açıp, yüzüğü elimden çıkarttım. Ama o anları ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Herşeyi göze aldım. Parmak elimde kalacak gibi oldu, olsun dedim, alçıya alınır. Bir ara da patlayacak gibi oldu, yüzüğü biraz hareket ettirdim, tabii parmağın ucuna doğru gitti sislik. Derim yarılacak, parmağım patlayacak, her yer et, kan olacak zannettim. Neyse çıktı. Biraz zedelendi parmak tabii… Ama umurumda değildi. Yüzükten kurtuldum, parmağım patlamadı ve kırılmadı ya, gerisini mühim değil :).

Sanırım birşey sokmuş parmağımı, hiç bilemiyorum!

İmza G.