SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Into the Wild hakkında biraz daha
25.Ocak.2011

Geçenlerde  ben de Into the Wild‘i seyrettim. Bizim B.’nin 2009 Nisan’ında yazdığı post’dan beri (buradan lütfen) aklımdaydı. Buldum DVD’sini, kaptım. Filmi çok sevdim. Gerçi biraz uzundu kabul etmeliyim.

Neyse, eski postumuzda B. bahsetmişti; film McCandless diye bir gencin 1992 yılında Alaska’da Stampede Trail diye bir yerlerde, göreceli olarak az hazırlıkla kışı geçirme mücadelesini anlatıyor. Arka planı da var olayın, ama o detaylara girmeyeceğim. Yanında sadece bir miktar pirinç, bir tüfek, biraz mermi, bir fotoğraf makinesi ve okuyacak bir şeyler var. Bunlardan biri hangi ot yenir, hangisi yenmez tarzında bir  kitap; Tana’ina Plantlore. Kış zor geçiyor tabii.

Filmin sonunu söylemiyorum. Ama öyle sahneler vardı ki içim gitti. Mesela vahşi atların (yılkı atı mı denir hepsine?) yakınlarına kadar gidebildiği, peşlerinde koşturduğu bir sahne var. O kadar belli ki o an dünyadaki en mutlu adam olduğu. Veya kanoyla nehirde giderken sessizliğe, manzaraya, insanın içi gidiyor (tabii suların durulduğu yerlerde). Bana böyle muhabbetler nasip olacak mı? falan diye sorgularken buluyorsunuz kendinizi.

Seyrederken, her sene en az iki tane süper istediğim bir şeyi yapma sözü veriyorum kendime. Ne olduğunu söylemem. Çıtam düşük şimdilik. Şimdi çıkar birileri, benim arkadaşım geçen yaz Katmandu’da bilmem nerede tırmanışa gitti falan der, sinirlenirim.

Filmi büyük insan, sinema adamı, düşünür, aktvist Sean Penn (biraz hayranım kendisine) çekmiş. Internet’de dolanırken gerçekten otobüsün bulunduğu yerlere trek yapmış Brandon‘un yazısı ile karşılaştım. Yazdığına göre geçenlerde iki genç, çok daha az hazırlıkla benzer bir yolculuğa niyetlenip sonrasında zar zor kurtarılabilmişler. Alaskalılar bu işe biraz bozuluyormuş.Doğal olarak Alaska doğasını ciddiye alıyorlar, almayanlara da bozuluyorlar.

Brandon, otobüsün yakınlarında bir kasabada birileri ile sohbet ederken, Sean Penn’in  filmin çekimi sonrasında otobüsün içine “Ne olur içerdeki eşyaları Chris McCandless ‘ın anısına koruyun” diyen bir mektubunu görmüş. Başka bir gidişinde bakmış mektubu birileri yürütmüş tabii. Ben olsam ben de yürütebilirdim, itiraf edeyim. Alaska’nın doğası o kadar etkileyici ki sizi Brandon’un bloguna yönlendirmek istiyorum, çünkü birsürü resim var.

Pearl Jam sevenlere de bir güzel haberim var:  Eddie Vedder, Sean Penn’in eski bazı filmlerinin soundtrack’lerine katkıda bulunduğundan dolayı bu filmin müzikleri için özel olarak seçilmiş ve Into the Wild da kendisinin ilk solo stüdyo albümü. Çook güzeldi. Şiddetle tavsiye ediyorum.

Benden bu kadar:)

İmza D.

Alkol ve iletişim becerileri
14.Ocak.2011

İmza G.

Şişman bir kum saati ve askıda bir Louis Vuitton
13.Ocak.2011

Semt vermeyeceğim, ama olayın geçtiği mekan İstanbul. Ev, araba girmeyecek kadar dar sokaklardan birinde. Fakirlik var tabii, ama aslında o kadar da yok. Çünkü kadın aralıksız fal bakıyor, yani günde ortalama 6 tane bakıyordur. Apartman 4 zilli, 2’si kırık zaten basılmıyor, kalanlardan birine kararlama bastıyoruz, tutturuyoruz. Ayakkabıları kapının önünde bırakırken, aklımız da onlarda kalıyor. Kadın bayağı sempatik ama Allah günah yazmasın, oldukça çirkin/bakımsız. Bir tuhaf şişman. Üzerinde eşofman/pijama gibi şeyler, gözleri zaten şaşı ve  konuşurken sağ ve sol omzunun üzerine bakıp, … dedi falan diyor. (Hiç o kısımlara girmeyeyim.) “Aşkım aşkım” diye konuşurken, bir anda kallavi bir küfür patlatıyor. Kendisi de çok gülüyor, bizi de çok güldürüyor. Fonda genç bir kız var, hoş bir kız, ama o da bayağı kilolu. Tam bir kum saati, ama genişletilmiş. Poposu kocaman, göğüsleri kocaman, ama beli incecik. Ve biz oradayken 3 saat boyunca, bilgisayarda chat yapıyor, görüntülü ama sessiz. Arada gülüyor ediyor, ama başka bir dünyada. Arada bize gülümsediğini düşünüyorum, ama zannetmiyorum… Hemen yanında annesi fal bakıyor, arada küfrediyor kalın sesiyle, şarkı söylüyor, kızın umru değil. Evinin salonunda 3 yabancı var, umurunda değil, öyle alışmış. Telefonla randevuları not ediyor. Gelenlere kahve yapıp, getirip; kaldığı yerden bilgisayarına dönüyor.
Ev bakımsız, küçük, eski…
Ama girişte askıda bir Louis Vuitton asılı ve sanki gerçek gibi.
Salonun bir ucunda, Fox Tv’de bir Türk dizisi var, kadın bir gözüyle ona bakıyor, yorum yapıyor. Bir kelime duyuyor, bir şarkı sözünü şiir şeklinde okuyuveriyor. Biz oradayken en az 8 tane dörtlük dinletiyor bize, kendi sesinden.

Bugün baştan sona bana bayağı ilginç bir deneyim oluyor….
İmza G.

10 tane ben olsam
12.Ocak.2011

Bu aralar oradan oraya koşturduğum, hiçbir şeye yetemediğim için kafamda hep şöyle bir fantezi var:

10 tane ayrı ayrı ben olsam,  her yere yetsem.

Şöyle şeyler yaparım:

Önce gece yarılarına kadar ofiste kalırım, pazarları falan da gelirim, deli gibi çalışırım her şeyi bitiririm.  Sonra masamı da silerim, inbox’ımı da temizler çıkarım.

Tüm gazeteleri okurum, hatta en az 3 gazetenin tüm köşe yazılarını okurum. Sonra onları üst üste koyar geri dönüşüm çöpüne atarım.

Kelebek falan gibi eklerin de her köşesini okurum. Atlas’ı, National Geographic’ı falan alır, her yazıyı sindire sindire okurum.

Sevdiğim resimleri keser, ofiste duvara iliştirmek için güzelce bir dosyaya koyarım.

Kızımı okuldan erken alırım, 16:00 matinesine sinemaya gideriz. Sonra onu baleye/ dansa vs öyle bir şeye yazdırırım gider yanında da beklerim ki kenarda minderde oturmaya yeltenmesin. Bizzat orada olacağım için anında müdahale ederim, bakarım gönlü yok, çeker alırım, yine sinemaya gideriz.

Kızımla aldığım tüm boyama kitaplarını boyarız, tüm DVD’leri seyreder hepsine yorum yaparız. Hamur yaparız, kek yapmayı öğreniriz. Akrilik boya yaparız, batarız çıkarız.

Tüm çıkartmaları yapıştırırız, oyuncakları sınıflandırır teneke kutulara koyarız.

Başka bir ben de bu esnada küçük kızımla ilgilenir. Mıncık mıncık severim onu. Saatlerce çın çın öten sıkıcı oyuncaklarla oynarız. Uyurken hep yanında yatarım, ben de uyurum.

Kocamla da saatlerce kahve içer sohbet ederim. Hayal kurarız uzun uzun. Uuuuupuuzzun kahvaltılar ederiz. O öyle sever. Ben hemen sofrayı kaldırmaya davranmam, nasılsa bir sürü ben var. İşim varsa bir yerde, başka ben yollarım.

Upuzun tatile çıkarım. Beyaz kumlu bir yere gider, sıkıntıdan patlayana kadar dalarım çıkarım, kururum, gene dalar çıkarım, saçlarım apaçık renk olur artık güneşten. Mayom eskir. Kelebek  yüzmeyi öğrenirim. Sonra kitaplıkta bekleyen sekiz tane kadar okunmamış kitabı da yanımda götürürüm, hepsini okurum sırayla, içine de tarih atarım sonra bavula atarım, mutlaka geri getiririm.

Bütün gün radyo dinler, sevdiğim müzikleri not eder, CD’lerini alırım. Bulamazsam, Amazon’dan  ısmarlarım, hevesle gelmelerini beklerim. Bu arada saatlerce internet gezerim.

Koşarım saatlerce (arada yorulur, yürürüm sonra gene koşarım). O kadar fit olurum ki ben bile inanamam. Sıkıldıkça mekik çekerim. Pantalonlarım bollaştıkça birilerine veririm.

Habire minimum üç arkadaşımı arayıp bir yerlere çağırırım, onlar da kıramaz gelir. Yer, içer laflarız. Sıkılınca dağılırız.

Daha bir sürü şey yaparım, hiç sıkılmam.

Böyle bir film vardı. Adamın suratı aklımda, ama adını hatırlayamıyorum. Gerçi  pek mutlu olmuyordu adam sayısız kendisiyle, ama niye hatırlamıyorum.

İmza D.

Singapur Gezi Notları
15.Aralık.2010

Bir haftalık bir Singapur seyahatini, benden sonra gideceklere bir rehber oluşturabilmesi açısından sürekli notlar alarak geçirdim. Benim için hem iş, hem tatil içeren bir geziydi. Yurt içi veya yurt dışı bir yere gitmeden önce, biraz çalışıp gidiyorum. Eskiden deliler gibi çalışırdım, şimdi birazcık… Eskiden dakika dakika ne yapılacağını ayarlardım, şimdi sadece yapılacak-görülecek-yenilecek yerleri öğrenmeye çalışıyorum. Herhalde hayat boyu, hiçbir yerde avare avare dolaşamayacağım: ) Ve bu sene, hep içimde tuttuğum, kendime bile itiraf edemediğim gerçeği söyleyebilecek cesareti buldum kendimde: Deniz tatilini sevmiyorum!!! Benim 15 dakikadan fazla deniz-havuz kenarında bir şezlongda oturmam/ yatmam mümkün değil. Güneşte yatmak, zaten lügatimde yok. Dolayısıyla otelde veya pansiyonda, çevreme huzursuzluk vermeden en fazla iki gün kalabiliyorum. Yazlık ortamını seviyorum, çünkü kendi yaşam üçgenimi kurabiliyorum bir köşeye. Bu kadar az dinlenmek, insanı çok yıpratıyor; pek de tavsiye etmem. Ama benim bünyem boş durunca daha çok yorulan bir bünye. Neyse, çok kişisele girmeyelim, Singapur’a gelelim.

–        Metroya MRT deniliyor. Eğer metro kullanmayı düşünüyorsanız, havaalanından çıkmadan, kendinize bir bilet edinebilirsiniz.  Bu kartlar Akbil mantığında. Kart ücreti olarak 5$ ücret veriyorsunuz (Yazdığım tüm dolarlar, Singapur doları; orada da öyle.). Üstünü bittikçe doldurtuyorsunuz. Otobüslerde de geçiyor.

–        Otobüs veya metroda, gidilen mesafeye göre ücret veriyorsunuz. O yüzden, ikisine de bir kere binerken kartı okutuyorsunuz, bir de çıkarken. Aradaki mesafeyi ölçüp ona göre bir ücret düşüyor. Eğer basmazsanız, en uzak mesafe ücreti alıyor.

–        Orchard Road, çok büyük bir alışveriş caddesi. Cıvıl cıvıl, sağlı sollu alışveriş merkezi, cafeler. Dikkatimi çeken bir şey, yolun üzerindeki ağaçların tepesindeki kuşların deliler gibi cıvıldaması. Hiç böyle bir şey duymamıştım.

–        Elektronik denince, Mustafa diye bir çarşıdan bahsediliyordu. Little India bölgesinde. Bir gidelim dedik. Çok fazla ilgimizi çekmedi bizim. Ancaaaak, kocaman bir market var, ayakkabılar, kremler, çantalar, her türlü ıvır zıvır. Mesela, Tiger Balm markalı, bizdeki viks tarzı kremler. Bol mentollü, kas ağrılarında, baş ağrılarında kullanılan krem çeşitleri. En ucuzları oradaydılar. Bir sürü uzak doğu yağı, aromaterapi yağları… Bir de kendime Crocs aldım oradan, çok ucuzdu. Girişinde, koskocaman bir mücevher köşesi var. Mücevher dediğim, çoğu altın, biraz pırlanta. Pek ilgilenmedim, fiyatları bilemeyeceğim.

–        Starbucks’larda internet vardı. Biz de akşamları, Orchard Road’daki Starbucks’da oturup; hem gelen geçeni dikizledik, hem de internetten faydalandık. Öneririm, gece geç saate kadar oturabilirsiniz.

–        Hava çok nemli, bunaltıcı.

–        Çin Mahallesi’nde, tesadüfen girdiğimiz bir çok katlı mağaza vardı. Upper Cross Road’un üzerinde girişi olan. Kaliteli Çin ürünleri bulabilirsiniz, antikalar, çay takımları, biblolar, taraklar, ipekler, çaylar…

–        Clark Quay, iki yakası dipdibe restoranlardan oluşan kanal üzerinde bir bölge. Turistik tabii. Her ülkenin mutfağını bulabilirsiniz. Meksika mutfağından, Kore mutfağına. Mado’nun da bir standı vardı. Jumbo, meşhur bir yer mesela, deniz ürünleri yiyebileceğiniz. Çok sıra vardı.

–        Otel seçimi çok önemli. Biz iş sebebiyle merkeze çok ters bir otelde kaldık. Bize çok vakit kaybettirdi. Oteller genel itibariyle pahalı. Ama örneğin Clark Quay’de bir otel seçebilirsiniz. Hatta Swissotel Merchant Court, altında metro olan yeri çok güzel bir oteldi. Düşünüp düşünüp vazgeçmiştik, hata yapmışız. Gecesi 157 dolardı. Orası için pahalı sayılmaz. Kalacak yer alternatifleri için Trivago‘dan faydalanabilirsiniz.

–        Orchard Road’un üzerinde Takashimaya diye kocaman, çok katlı bir alışveriş merkezi var. Güzel. Bir de alt katında food court var, yani yemek katı. Tavsiye ederim. Çok çeşitli seçenekler var. Fiyatlar da uygun. Biz iki kez Seoul Street Food’cu da yedik, çok sevdik. Özelliği kızartma satması. Şinitzel, şişe geçirilmiş patates çeşitleri, karides, vs. Hepsini kızartıyorlar, peçeteyle iyice yağını alıyorlar ve veriyorlar. Karidesi çok güzeldi mesela. Ve çok ucuz. Koca bir tavuk şinitzel, ama cidden büyük 3.5 $, karides galiba 4.5$ idi. Her biri kendi başına çok doyurucu.

–        Mağazalarda vergi iadesi almanız mümkün. Mesela Takashimaya’da, 3 ürün 100 doları geçiyorsa %7 tax free oluyordu.

–        1 US $ = 1.27-1.36 S$. Havaalanında 1.32 idi, otelde 1.27, Mustafa’nın girişinde 1.36’ya yakın. Eğer yüklü bir para bozduracaksanız, Mustafa’ya gidi.

–        Metroda bile herkesin kolunda Louis Vuitton, Gucci çantalar, Rolex, Omega saatler…

–        Bir de Funan diye bir elektronik market var. Amerika’ya göre fiyatlar pahalı, ama Türkiye’ye göre daha uygun.

–        Her yerde alışveriş merkezi demiştim ya, dolayısıyla dünyadaki her marka var. Her marka, abartısız. Herşeyin en son modelleri de mevcut. Zaten Singapur için “Birleşmiş Milletler’de koltuğu bulunan tek alışveriş merkezi” diye yazıyordu rehberde: )

–        Mutfak malzemeleri çok çeşitli ve çok eğlenceli. Çok hoş yapma çiçekler bulmak mümkün. Ayrıca 220 V oldukları için, mutfak aletleri de alabilirsiniz. Sadece prize takmak için bir converter priz almak lazım.

–        Burada Ebru Şallı zayıf hamile diye kıyamet kopuyor, sanki çok çok anormal bir şeymiş gibi. Oysa orada herkes Ebru Şallı gibi ve birçok hamile var: ) Bir sorun yok yani, rahat olalım:)

–        Sabahları erken kalkmamız gerektiğinden, gece hayatını bilemeyeceğim.

–        Gece yapılan bir safari var, Night Safari. Vahşi hayvanları yakından görme şansınız var, 120 $.

–        Her yerde Mc Donalds, Burger King. Uzak Doğu Mutfağı’nı sevmeyenler için.

–        Kırtasiye ürünleri çok çeşitli. Kabalcı’da, Buldum Buldum’da satılan birçok şeyin kaynağı belli oldu.

–        Sentosa diye bir ada var. Vivocity’den tramvayımsı bir şey kalkıyor. Çok yakında zaten. Gidiş-geliş 3 $. Ayrıca camdan teleferik de var, o nereden kalkıyor bilmiyorum. Birçok atraksiyon var adada. Bilet alıyorsunuz. Toplu alınca daha indirimli oluyor elbette. Biz Underwater World-Dolphins Show-Insects&Butterfly Park bileti aldık, 29.9$’a. Akvaryum güzeldi, yunuslar da fena değildi. Böcek ve kelebek müzesine de meraklılar gidebilir; ama çok da tavsiye etmeyebilirim. Çok değişik kelebekler gördüm, ama böcekler korkunçtu.

–        Cuma geceleri çok kalabalık oluyormuş, herkes dışarı çıkıyormuş.

–        Taksi de pahalı değil, ama elinizi kaldırdığınızda da boş taksi bulunmuyor.

–        Sentosa adasına giderseniz, kumların üzerinde bir yerde, bir şeyler içmenizi ve bir şeyler atıştırmanızı öneririm. Zevkli oluyor.

–       Adada denize de giriliyormuş, ama mesela Siloso Beach pek de denize girilecek gibi değildi. Deniz kirliydi.

–        En meşhur yemeklerinden biri chili crab (Chili soslu yengeç denebilir herhalde).

–        Bence mutlaka görülmesi gereken bir yer de Botanik Bahçesi. Orchard Road’a yakın bir mesafede girişi var. O kadar güzel bir park ki…. Cins cins ağaçlar, çiçekler, bir göl ve içinde kuğular. Çimenlerin üzerinde grup grup insanlar, piknik yapanlar, spor yapanlar… Parkın içinde, bir de Orkide Bahçesi (National Orchid Garden) var, mutlaka ve mutlaka gezmenizi öneriyorum. Cins cins, renk renk orkideler, insan elinden çıkmış harika düzenlenmiş bir bahçe. Biz çok etkilendik, mutlaka 2-3 saatinizi bu geziye ayırın derim. Bizim uçağımız olduğu gün, biraz vakit bulabilip gittik. O gün de üstümüz ince değildi, uçakta giyeceğimiz kıyafetlerimiz vardı. Hava da çok nemliydi, çok zorlandık, terledik. O yüzden son güne sıkıştırmamaya özen gösterin derim.

İmza G.