SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Aslan sütü
10.Aralık.2010

İmza D.

Sol elimle yazdığım yazılar-3, Wall-E artık başköşede
9.Aralık.2010

Wall-E ve Eva’nın şu anda en favori film karakterlerimden olduğunu daha önce yazmıştım.

Geçenlerde Trabzon’dan Ankara’ya uçarken, bizim bir numaraya oyuncak alırken bunların minnacık oyuncaklarını gördüm. Paraya kıyamadım, Ankara’da bulurum dedim almadım.  Ankara’ya dönünce bulamadım. Etrafta dört döndüm hiç bir oyuncakçıda yok.

Hırs yaptım, tekrar Batum’a gitmek üzere Trabzon’a  gittiğimiz bir sefer affetmedim, aldım.

Gerçi bizim bir numara kendisine alındı sandığı için bir süre bana teslim etmedi, ama sonra ilgisini kaybetti. Şu anda evde baş köşede bir yerlerde duruyor:)

İmza D.

Wall-E postu için buraya tıklayalım lütfen.

Sol elimle yazdığım yazılar – 2: Neden sol elimle yazıyorum?
8.Aralık.2010

Bana nazar değmiş (içtiğim kahvelerde de sinyalleri vardı zaten). Başıma gelen minik kaza sonrası geçmiş olsun‘dan sonra en fazla bunu duydum. Artık ben de inanıyorum. Zaten kelime enerji olduğu için, artık 40 kere telaffuz edildi, değmediyse de değmiştir. Ya da evren bir yere not etmiştir, bir ara gereği yapılacaktır. Katkılarından dolayı herkese teşekkür.

Olay şöyle oldu: Tam “Artık Gürcistan seyahat yazılarını yazmaya başlamalıyım, aradan beş ay geçti, yuh!” tipinde laflar etmeye başladığımız günlerdi. Kapalı havuza gitmek üzere hazırız. Bizim bir numaralı ufaklığın içinde mayo, üzerinde kot, elinde de havuz simiti var. Simite de ip bağlı, çünkü bir iki dakika evvel yere koyduğu simide oturmuş, babasına kendini çektiriyordu. Ben de sırt çantalarımıza son rötuşları yapıyorum.

İki numaranın mama kavanozu çıt çıkarmadan kırılıp, sağ el serçe parmağımın o dünya tatlısı orta boğumunu, Zorro’nun imzası gibi bir desenle paramparça etti. Hemen aklıma derin ven trombozu sebebiyle aldığım kan sulandırıcı iğneler geldi; allah dedim gurbette ölmek de varmış. Çünkü iğne kullandığım dönemde “parmağını kesme, ölürsün” şeklinde uyarılar aldığım olmuştu. İnsanın doktoru sıkça espri yapma çabasında olduğunda artık ne doğru, ne yanlış ucunu kaçırıyor. Anlık bir panik yaşadım, sonra son birkaç aydır iğne veya Coraspin’i kullanmadığım aklıma geldi. Zaten kanama da durur gibiydi. Yatıştım.

Hemen her işten anlayan bir tanıdığı aradık, sağolsun hemen geldi. 2 çocuk, 2 sağlam yetişkin, 1 yaralı yetişkin, bir de ip bağlı kırmızı simit şeklinde kapıdan fırladık. O anda özel sağlık sigortası kartımı almadığımı fark ettim. Ya yok gerekmez dendi. Hâlbuki sigortam yurt dışında da geçerli, ama şimdi hastanedeki muhabbetleri hatırladıkça o sigortanın neye yarayacağını anlatana kadar epey zorlanırdım diye kendi kendime gülüyorum.

Arabaya bindiğimiz anda malına çok düşkün büyük kızım, simidi bizim evin kapısının dışında bıraktıkları için babasına söyleniyordu, çalarlar onu oradan diye. Bizim kata kimselerin o saate çıkmayacağına ikna etmeye çalıştık kendisini. Yemedi. Eve dönene kadar söylendi. Benden çok simit için endişelendi. Eşimin anlattığına göre ben evde şakır şakır kanarken, kağıt havluyla yere damlayan kanları siliyormuş. Belki evde TV seyrederken daha dikkatli olmalıyız, kız çocuk dediğin biraz kandan korkar, yara görünce fena olur falan filan. Cidden eve döndüğümüzde ortada bir tane kan lekesi yoktu.

Gürcistan’da hastanelerin itibarı hiç iyi değil. Tiflis’te görev yaparken çocuklarını Rize’li bir doktora getiren bir tanıdığımız var. Allahtan Batum’da Medina diye yeni özel bir hastane açılmış da göreceli olarak iyi bir muamele gördüm. Hastaneye girdikten sonra çat pat Rusça yardımıyla elimi kestiğimi ve damar tıkanıklığı mevzuunu anlattık. Cerrah bulunana kadar bir allahın kulu yarama bakmayı akıl etmedi. Belki parmak koptu, evde unuttuk değil mi? İnsan bir bakmaz mı?

Operasyon, başlarda yaranın göbeğine yapıldığını tahmin ettiğim 3 iğne dışında acısız geçti. O ilk 3 iğne esnasında ise arkadaşımızın bacaklarımın üzerine bastırdığını hatırlıyorum. Azcık acıdı. Gerek araba kullanma teknikleri, gerek telefonuna olan aşırı yakın ilgisi çerçevesine 14 yaşında bir erkek çocuğuna benzettiğim arkadaşımız, operasyonun bir kısmını telefonuna kaydetti. Orada burada satışını yapıyordur eminim, ama anonim olduğumdan umurumda değil, bir tek elim gözüküyor.

Bu arada operasyon esnasında devamlı Grey’s Anatomy’i falan düşündüm. O aralar sıkça seyrediyordum. Öyle teknolojiler Gürcistan’da benim gittiğim yerde yoktu, o kadarını söyleyeyim. Acil servislerdeki o telaş bile insanı rahatlatabilir, benim için çırpınan birileri var diye. Orada telaş falan yoktu.

Operasyon esnasında doktorlara vucudumdaki bazı ufak dikişleri de göstermek suretiyle havamı attım. Lisede cama girdiğim sağ kol dikişi, bir otoparkta roller blade yaparken, yokuş aşağı hızla gitmeye çalışırken uçup çene üzeri yere konuşum.

Doktorlar da sıcaktılar, allah razı olsun, arada çok iyisin, çok iyi şeklinde gaz veriyorlar. Eve dönünce tendonu toparlat dediler. Tamam dedik. Antibiyotiği aldık. Bu arada Batum’da eczaneler 24 saat açıkmış onu öğrendik. Eve döndüğümüzde kızın simidi de yerindeydi, bir facia daha önlendi.

Ankara’da hemen el cerrahına gittim. Tendon ve sinir tahribatı olduğu tespit edildi. Derhal ameliyat oldum. 3 hafta alçıdayım. Annem yazık, 2 torun bakıyordu, bir tane daha eklendi gibi oldu. Sol elle zor da olsa arada işe gidiyorum. Alçının sivri ucunu sağ el gibi kullanarak yazı teknikleri geliştirdim. Mouse olayına çözüm bulamadım. Sargı bezleri de açık renk olmamalı bence, kir gösteriyor.

Alınacak dersler:

Cam, can dostu değil, nankör birşey, mesafe korunacak.

Sağlık sektörü sıkıntılı ülkelerde cerrahi müdahaleye ihtiyaç duyulmamasına duacı olunacak.

Minik bebeklere daha bir dikkat edilecek, zor dayanılacak fiziksel acılar var bu alemde.

Babil filmini izlememiş olanlara, veterinerin müdahale sahnesi anlatılacak. Azami dikkat konusunda kamuoyu yaratılacak.

Mümkünse cerrah bir kanka ve anestezi malzemesi eşliğinde seyahat edilecek.

İmza D.

Derin ven trombozu ile ilgili yazımız  için burayı tıklayın.

Sol elimle yazdığım yazılar – 1: Üzerime yığılan eşyalara savaş
7.Aralık.2010

Benim son birkaç yıldır bir takım ufak tefek sorunlarım var. Herkesin ufak tefek sorunları var, benim de onlardan ziyadesiyle var ama bunlar başka tip sorunlar. Daha çok gündüz düşleri.

Bunlardan birincisi bizim bir numaralı ufaklığın odasında yıllardır biriken (kendisi henüz 5 yaşında) ıvır zıvırlardan kurtulmak, kalanlardan da sistematik olarak kutulamak. (Hangi arada benim minimal dekore ettiğim bebek odası bu hale geldi diye soruyorum kendime. Ben ne zaman bu prenses aksesuarı ve iğrenç bebek pembesinden birkaç ton daha koyu o garip pembeye teslim oldum? Bu parıltılı kılıklar bizim eve nasıl girdi? Kızım neden anasının favori rengi lacivertten tiksiniyor? Bu bir dönem ve geçecek mi? Yanıtı hayır ise duymak istemiyorum, ayrı eve çıkmak istiyorum.) Zira bizim ufaklık parçası olmayan oyuncakları sevmiyor. Bir tane bebek ona hiç çekici gelmiyor. İlla ki bol bol aksesuarı olması lazım. Farklı oyuncakların aksesuarlarını da harmanlamayı seviyor, ki o noktada ben gerilmeye başlıyorum. Mesela Güzel ve Çirkin’in Çirkin’i, Polly’nin tornetine biniyor, bazen Barbi’nin köpek yüzdürdüğü havuz trampleninden korkarak aşağıya bakarken görülüyor. Neticede tüm aksesuarlar harman vaziyetinde. Ben de her eşya kendi takıntısının etrafında olsun severim. Kutular edinmek benim için kaçınılmaz. Bu sorunuma çare babında Cumartesi üzerime bir ışık tuttu birileri:) Annem yün almaya giderken yanındaydım ve tuhafiyeci/ hobi dükkanı formatlı bir dükkanın bir köşesinde boy boy renk renk teneke kutulara rastladım. Başıma gelene inanamadım, yukarıdakinin bana sempatisinin ortalamanın hayli üzerinde olduğuna bir kere daha kanaat getirdim, tekrar tekrar teşekkür ettim, hatta sol elimi yumruk yapıp yezzz diye sessiz çığlıklar atarken kasadaki genç arkadaşla göz göze geldim. (Sağ elimi yumruk yapamadım çünkü alçıda, sonra anlatacağım.) Bu kutuları yılbaşı münasebeti ile mi getirdiniz? Yoksa devamlı buradalar mı? diye sordum. Devamlı buradalar dedi. Oooo, o zaman beni sık göreceksiniz dedim. Herif de, valla her zaman bekleriz diye cevap verdi, gereksiz bir muhabbet oldu. Sonra adam bana kokulu mum hediye etti vs. 5-6 kutu aldım, bir gün yapmaya başlayacağım teneke kutu koleksiyonuma resmen başladım. Tarihler 4 Aralık 2010’u gösteriyordu. Kutulama işine de en kısa zamanda başlıyorum, mesela haftasonu.

İkincisi ise evi sadeleştirip, şu anda sahip olduğumun onda biri kadar kıyafete sahip olup, hepsine de bayılmak. Daha doğrusu süper olduğuna inandığım çok az sayıda kılıkla yaşamak. Bunu daha önce de yazmıştım, hatırlıyorum. Bu da sorunun kronik olduğuna ve hala çözülmemiş olduğuna işaret. Biz 10 küsür yıllık evliyiz. Ben ilk yıllarda bile eşime evi sadeleştireceğim deyip dururdum o da tamam derdi sonra bitti mi derdi evet derdim. Fark görülmüyor derdi, sonra da hep onun eskilerinden kurtulduğumu iddia ederdi. “Verilecekler” torbalarına sayım yapmaya dalardık, 1-2 parça raflara geri dönerdi. Sorun devam ederdi.

Bu yılın sonuna kadar bu işi halledemem zira daha iki hafta elim alçıda, sonra da seyahat var. Ama Ocak 2011 sonuna kadar bu iş bitmiş olacak. Cidden. İçinden gülenlere teessüf ediyorum, onlar kendilerini biliyor. Garaj satışı kılıklı birşey düzenlemek de var kafamda.

Sabah sabah neden bu gaza geldim? Çünkü yahoo gruplarının birinde Gülse Birsel’in hayatı sadeleştirmek ile ilgili bir yazısına rastladım. Alışveriş merkezlerinden tiksinip, artık sadece CD ve kitap alacağım, seyahat edeceğim diye karar verdiğim ve % 80 uyguladığım dönemlerde bazı yakın arkadaşlarımla artık konuşacak hiçbir şey bulamamam aklıma geldi. Yazısından iki alıntı yapıyorum ve tamamını okumaya davet ediyorum sizleri.

“Türkler artık mümkün olduğu kadar çok malı, mümkün olduğu kadar çabuk alıp, evlerine götürmek için yaşıyor! Alışverişe niyeti olmayan bile vitrin bakıp hayal kuruyor. Konsere gidip keman çalmayı, müzeye gidip ressam olmayı hayal eden pek az. Hayat amaçlarımız genelde “Bazı ürünleri edinmek,” üzerine kurulu. ..

Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları “Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?”la ilgili. Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına. Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor.”

Evi sadeleştirmek konulu eski yazımız için buraya tıklayalım.

Gülse Birsel’in sabah sabah bana gaz veren yazısı için de buraya.

İmza D.

Eat, Love and Pray ve diğer tırıvırı şeyler
31.Ekim.2010

Bu aralar,   bizim iki ufaklığı anneannelerine satıp, sinemaya gitmek için çeşitli ayarlamalar yapmaya niyetlendim. Birinde anneannenin işi çıktı, birinde anne işten çıkamadı. Birinde niyetlendiğimiz film sadece 21:45 matinasında  oynuyormuş, direk şansının kaybetti vs.

Neticesinde işten erken çıktığım bir gün, kendimi, kızları anneannelerine satıp matinesine yetişebildiğim, kabul edilebilir bir filme giderken buldum. İki seçenek vardı;  Şantaj (Deception) veya  Eat Love and Pray.  Robert De Niro ve Edward Norton’lu bir filmi eşim izne geldiğinde, onunla seyrederim diye düşündüm, ayrıca ikincisindeki Uzak Doğu görüntüleri de gayet çekici idi. Zaten kitabını da iki senedir bitirememiştim, artık okumaktan kurtulurum diye düşündüm. En önemlisi Javier Bardem oynuyordu. Girdim.

Film tahmin ettiğim gibi çıktı; sıkmıyan, ama kimseye canla başla tavsiye edemeyeceğin türde. Öte yandan güzel de Uzak Doğu görüntüleri gayet iyiydi, yani iki arada birşey. Javier Bardem de çok sıradan bir roldeydi, onun da canı sağolsun.

Fimin bir iyi yanı; insanı  yahu insanlar Aruba’ya falan gitmeyi planlıyor, ben sinemaya gitmek için  8 gün plan yapıyorum türü isyan duygularına sevk ediyor olması. İsyan da motivasyonu tetikliyor.  Ayrıca Beach Boys’un Kokomo şarkısını da akla getiriyor ki, bu da motivasyonu olumlu etkiliyor. Hazır Youtube yasağı kalkmışken, hemen ekledim, açın dinleyin.

Neyse bu filmi atlattık, zaten dev gibi beklentilerimiz yoktu. Ardından  bizim 1 numaralı ufaklığın ısrarlarına dayanamayıp WinxClub‘ nin filmine gitmek zorunda kaldık. Aman yarabbi, korkunç bir şeydi. Her türlü animasyona dayanabilirim, ama sihir olayı,  çok kısa bir süre sonra insanın içini bayıyor. Hem de ne bayıyor. Tek çekilebilir tarafı  3D olması.  Neyse zar zor onu da atlattık. Çıkınca bizim kızın beynini yıkamaya çalıştım; ben hiç  sevmedim, ne bu ya habire kavga sahneleri var başka hiç bir şey yok devamlı büyü, konu yok  birşey yok vs diye. Ama o gayet mutluydu. En çok da öpüştükleri sahneleri sevmiş. Onun olayı çok farklı bu aralar.

En son da John Travolta’nın From Paris with Love‘ını seyrettim. Bu da orta karar bir erkek  filmi. Çok kötü değil, çok da iyi değil. Onu da tavsiye edemiyorum. Bu aralar süper bir film karşımıza çıkmadı  maalesef:(  Kitap da okuyamıyorum, durum fena:)

İmza D.