SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Ercan Kesal – Peri Gazozu
25.Temmuz.2013

Peri Gazozu’nu  bir çırpıda okudum.  Hatta dün gece bitireyim diye  saat  02:00’da  yattım ki  uyku  saatlerini asla sektirmeyen bir tavuk olarak  benim için rekordur resmen.

Dün eve giderken 3 adet daha aldım.  Bugün  kıymet bilecek  iki arkadaşımın masasına (içine de Koray Çalışkan’ın yazısını basıp koymak suretiyle) bıraktım.  Üçüncü  için biri vardı kafamda ama sanırım ondan  vazgeçtim. Kıskandım kitabı. Daha hak eden birine vereceğim sanırım, biraz düşüneceğim.

Bu arada kitapla ilgili bir şeyler yazayım dedim.  Sonra düşündüm yazılabilecek  en iyi yazı zaten yazılmış (yukarıda linkini  verdim aşağıda  gazeteden kopyaladığım şekliyle yapıştırıyorum).

Afiyetle okuyun. Son bir kaç yıldır en beğendiğim  kitap bu sanırım.

İmza D.

“KORAY ÇALIŞKAN koray.caliskan@radikal.com.tr» Tüm Yazıları

Peri Gazozu öyle bir kitap. Bir ömre bedel yazılar ki vuslatı başka âlem.

Üç Maymun’da bir siyasetçiyi oynarken gördüm ilk. Siyaset bilimciyim. Yıllarca anlatsam, bir siyasetçiyi bu kadar iyi resmetmeyi başaramam. O gün Ercan Kesal’ın ismini aklıma yazdım. Nuri Bilge’nin en iyi filmiydi. Senaryoyu da beraber yazmışlardı.

Sonra “Bir Zamanlar Anadolu’da” çıkıp geldi. NBC’nin en etkileyici filmi oldu. Senaryosunda yine Ercan Kesal’ın imzası vardı. Anadolu insanının psikolojisine yapılmış otopsiydi. Film gösterime girdiğinde Nihal Bengisu Karaca ve İskender Pala’yla yaptığımız Üç Nokta programına davet ettik.

Ondan önceki konukla sohbet uzamıştı, araya da uzunca bir reklam girmiş, Ercan Kesal’ı masaya davet etmemiz 45 dakika uzamıştı. Sabırla bizi beklemişti. Sonra da sakin sakin filmi anlatıp gitti. Aklım onda kalmıştı.

Sonra bolca görüştük. Benden küçükler bile Ercan derken o benim hep Ercan Abim oldu. Antropoloji doktorası yapıyor, psikoloji çalışıyor, kocaman bir hastane yönetiyor, senaryolar yazıyor, oyunculuk yapıyor ve ne yaparsa da iyi oluyordu.

Uzun yemeklerimiz vardır. Bir yere kaçar oturur laflarız. Her sohbette bin yıl yaşamış, büyük bir suç işlediği için öldükten sonra cezalandırılmış, tekrar tekrar hayata dönüp yine yaşamış bir insan olduğunu düşünmüştüm ilk sofradan sonra. Bu kadar hikâye bir insanda nasıl birikir diye merak etmiştim.

Sonra başına bir iş açtım. Radikal’de yazmasını istedim. Eyüp’le buluştuk ve bizim gazetedeki yazı serüveni başladı. Yazdıktan sonra editörden önce bir gönderirdi. Üzerinde laflardık. Sonra daha önce okuduğum yazıyı pazar gazetesinden tekrar okumak için sabırsızlanırdım.
Babasına olan sevgi ve saygısını kıskanır, annesinin ona ‘guzum’ dediği cümleleri parmaklarımla okşayarak bir daha okurdum. Yazıların derinliğine biter, her yazısından sonra içimden ona o yazı kadar bir yanıt yazmayı geçirir, bir of çeker vazgeçer, o kadar kısa zamanda bu kadar müthiş yazıları nasıl çıkarır hayret ederdim.

Bir piknikte yanıldığımı anladım. Annesinin yanına oturmuş bir birayı oyalıyordum. “Oğlum” dedi bana dönüp, “Siz yazın, guzuma kıymayın. Bırakın artık”. Köşe hızlıca yazılan bir şeydir. Günlerce bilgisayarın karşısında durmazsınız. Ekseriya yazıdan bir gün önce oturur, yazar, bitirir, yüksek sesle bir okur, yollarsınız.

Meğer Ercan Abi günlerce uğraşıyormuş. O zaman anladım verdiği emeği, yaptığı işe nasıl sarıldığını. Annesi ne güzel demişti: “Siz yazın, kıymayın.” Becerebilsek yazalım annecim diyemedim o gün. Şimdi aklıma geldi.

O yazılar şimdi kitap oldu. Tanıl Bora’nın girişimiyle İletişim’den Peri Gazozu ismiyle yayımlandı. Ne isim koyalım diye sormuştu Ercan Abi. Doğru dürüst bir şey gelmemişti aklıma. Nazan bulmuş, Berci Kristin kadar güzel olmuş.

Dün sabah ofise geldiğimde buldum kitabı. Önce seyrettim. Açtım hemen ‘Ne Alakası Var Baba’yı tekrar okudum. Neden hep öldüğümüzde anlıyor bu oğullar bizi? Tekrar fark ettim. Çünkü hep kaybettiğimizde anlıyoruz biz onları.

Sonra bir nihavent şarkı kadar güzel yazılmış ‘Korkma Bırak Ellerini’yi buldum. İnleyen Nameler gibi nihaventler yükselir gibi başlar, düşer. Düşer gibi başlar, yükselir. Nereden ne hissettireceği belli olmaz. En karanlık anda, insanın içine hayatın ışığını yakıverir.

Osman Nihat Akın’ın müthiş nihavent şarkısı ‘Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ desem, anlarsınız. Peri Gazozu öyle bir kitap. Bir ömre bedel yazılar ki vuslatı başka âlem.

Bu âlemden sıkılırsanız, baş ucu kitabınız olacaktır. Bu âlemden sıkılmıyorsanız, zaten yanınızdan ayırmayın. Arz ederim.”

 

Bugün (ya da yarın) çok süper bir şey olacak
19.Temmuz.2013

19 Temmuz 2013’de Cassini uzay aracı ( şu anda Satürn etrafında turluyor kendisi) son dokuz yılda iki kere yaptığı üzere güneş çevresinde dolanan bilumum gezegenleri vs. fotoğraflarken dünyayı da fotoğraflayacak. Bu fotoğraflama olayı biz dünyalıların uzaydan resmimizin çekildiğini bildiğimiz ilk örnek olacakmış. Vallahi thedaytheearthsmiled.com‘un yalancısıyım. 

Bu çerçevede habersiz yakalanmayıp gülümse şansımız var. Bunun için bütün gün gökyüzüne bakıp deliler gibi sırıtmanıza gerek yok Kırmızı Baykuş bir hizmeti daha ayağınıza getiriyor.

blue skyAncaaak tam “Türkiye için sırıtmanız gerek saatleri açıklıyoruz” falan diye caka satacaktım ki şu anda ben öğlen tatilindeyken bu fırsatı kaçırdığımızı fark ettim. Ama gerçi kafam da karıştı zira 19 Temmuz 2013 diyor ama Türkiye için verilen saatte Cumartesi 12:27 lafı da var. Nasıl oluyor?

Saat farklarına hiçbir zaman kafası basmamış biri olarak yorumu size bırakıyorum. Biz ailecek her ihtimale karşılık Cumartesi öğlen sırıtıyor olacağız havaya bakarak.

İmza D.

“Düğümlere Üfleyen Kadınlar”
19.Temmuz.2013

Ece Temelkuran’ın “Düğümlere Üfleyen Kadınlar”ını bitirdim zar zor geçen gün.

Kitap Madam Lilla’nın intikamını alacağı bir erkeğin peşine düşüşünün hikayesi. Yola çıkarken peşine üç kadını daha takıyor, hepsinin derdi ayrı. Hikayeyi  Temelkuran’ın kendisi olduğunu tahmin ettiğimiz Türk bir gazeteci-yazarın ağzından dinliyoruz. İşsiz kalmış bu gazeteci, Tunus’ta otelinde, Mısırlı Maryam ve Tunuslu Amira ile tanışıyor. Gecenin bir yarısı terasta gecelikleri ile demlenirken otelin karşısındaki bir balkonda oturmuş bir yaşlı hanıma kadeh kaldırıyorlar, oradan muhabbet başlıyor, kadın bunları yemeğe çağırıyor, sonra yolculuğa beraber çıkmayı teklif ediyor. Başta “ne alaka? niye çıkalım?” falan diyorlar ama sonra başka şansları kalmıyor vs.

düğümlere üfleyen kadınlar

Hastasıyım Ece Temelkuran’ın. Daha önce de bir kaç defa yazmıştım. Ama bu sefer biraz zor okudum doğrusu, aylara yayıldı kitap. Çok az kitap okuyan bir arkadaşıma önermiştim ısrarla, daha okumadan. Kızcağız ne yaptı okuyabildi mi bilmiyorum. Geçenlerde birisine anlatıyordum kitap okumak bir kondisyon işi. Bir dönem geliyor bakıyorsun haftada üç kitabı bitirmişin. Bazen bir kitap elinde aylarca sürünüyor. Benim elimdekiler bu ara sürünüyor. “Düğümlere Üfleyen Kadınlar” bu arada heba olmuş olabilir. Ama Temelkuran’ın en sevdiğim kitabı değil.  Ama arada ” keşke şu anda kalem olsaydı” diye altını çizemediğime hayıflandığım bir sürü cümlesi vardı.  Ara ara çok güzeldi yani. Ama beni zorladı, ama ara ara çok güzeldi ( karışık mesajları  dikkate almayın:))

“Elini beline koymasıyla… Ortadoğu erkeklerinin, izlemesi iç gıcıklayıcı, sevince sadece acı veren o şımarıklığı… Nasıl da seviyor kendini. Nasıl da bu dünyaya hediye. Ah! Nasıl da hak ediyor her şeyi. (…) böyle sere serpe var olmak nasıl bir şey, bu canım kızların hiçbiri ömrünce bilemeyecek.”

İmza D.

Conviction
23.Mayıs.2013

Geçenlerde seyrettiğim filmlerden biri de Conviction idi. O da tam not aldı benden. 

Hillary Swank ( ayıptır söylemesi 10 yıl önce bana benzetirlerdi, ama özellikle Insomnia‘daki haliyle ki o da pek iltifat/kendini beğenmişlik sayılmaz onun için rahatlıkla söyleyebilirim-bir de biz yaşlandık kadın hala aynı o da ayrı bir sinir harbi sebebi) başrolde. Gene çok doğal, çok başarılı.

hillary swank insomnia

Konu gerçek bir olaya dayanıyor; kadıncağız cinayetten hüküm giymiş kardeşini idamdan ( ama o eyalette infaz edilmiyor,eyaletin hangisi olduğunu unuttum) kurtarayım diye hukuk okuyor. Tam gerekli delili buldu diyorsun gene olmuyor, uzuyor, uzuyor ama film sıkmıyor.

 

conviction1

Bir de bazı sahneler çok fena yapıyor insanı; Mesela bunlar çocukluklarında bakıcı ailelerde geziniyorlar zira anneleri korkunç bir tip. Bir seferinde iki farklı aileye veriliyorlar ve çığlık çığlık ayrılıyorlar. İnsan kendi çocuklarını düşününce “batsın bu dünya” falan diyor özellikle biraz önce seyrettiği dokümanter film “Habab Çeşmeleri” ise (bakınız bir önceki post) bu duygu daha da ağır basıyor. Onun dışında Swank’in kardeşi ( Sam Rockwell, daha evvelden izlediğim bir oyuncu değil doğrusu ama tanıdık bir tip) yıllarca masumken içerde yatıyor, bu da bu işler her ülkede mi bu kadar kolay falan dedirttiriyor ama Amerika’da olması da çok şaşılası değil. Hollywood’un % 30’u bu tip konulu filmlerdir herhalde. Filmin en güzel taraflarından biri filmin ortalarında bir yerlerde ortaya çıkan bir avukatı Peter Gallagher‘in oynaması. Pek severim kendisini. Hak ettiği yere gelememiş biridir bence.

Bir yorumum daha var;  Yahu bu Minnie Driver ( Hillary Swank’ın yakın arkadaşını oynuyor) İngiliz mi? değil mi? Cevap değil ise, ne kadar çok filmde İngiliz aksanı yapıyor kardeşim… Gerçi herşeyi tamamen yanlış hatırlıyor olabilirim son yorumu dikkate almayın.

İmza D.

Habab Çeşmeleri
22.Mayıs.2013

Geçen akşam 2 film seyrettim. İlkini hemen paylaşayım;

Habab Çeşmeleri

Fethiye Çetin‘in Anneannem kitabını ilk yayınlandığı yıllarda okumuş ve çok sevmiştim. Okumayanlara hatırlatayım; Fethiye Çetin 95 yaşındaki anneannesinin Ermeni olduğunu öğrenmesinden sonra 1915’te Amerika’ya göç eden akrabalarının izini sürerek, hem ailesinin hem de anneannesinin öyküsünü yazmıştı. O günler gitsin, bir daha gelmesin dileğiyle. Yaşı elliden büyük olmayan ve az çok görünür bir gayrimüslim azınlığa ev sahipliği yapmayan şehirlerde büyüyen ve çok da bir şeyler okuyup öğreneyim derdinde olmayanların maalesef çok empati yapamıyorlar. Kitap o anlamda deli gibi ufuk açıyor.

Kitabta Elazığ’ın Habab köyündeki çeşmelere referans vardı. Geçen seneydi herhalde, bu çeşmelerin restore edildiğini okumuştum. Tabii yolumuz Elazığ’a düşmedi şahsen göremedik. Ama ona yakın güzellikte bir şey oldu, restorasyonun hikâyesi filme çekildi. Geçtiğimiz haftalarda Uçan Süpürge Film Festivalinde gösterildi, ben gene seyredemedim ama allah razı olsun bir arkadaşım bana DVD’sini buldu. Dün afiyetle seyrettim.

Fethiye Çetin“- Anneannem kitabının yazarı Fethiye Çetin şu anda karşınızda olsa ona ne söylemek istersiniz?

– Anneannen için özür dilerim.

– Peki anneanne karşınızda olsa?

– (Bir süre sustuktan sonra gözleri yaşararak) Konuşamam.

“Fethiye Çetin’in anneannesi Heranuş’un (diğer adıyla Seher’in) doğumunun yüzüncü, ailesini kaybedişinin doksanıncı yıldönümü olan 2005 yılında İzmirli, orta yaşlı, kendisini Kemalist olarak tanımlayan bir kadın okuyucunun yazar Fethiye Çetin’le yaşadığı bu hayali karşılaşmadaki gözü yaşlı suskunluk bize ne söylüyor?”

Yukarıdaki yazıyı Habab Çeşmeleri ile ilgili bianetteki bir yazıdan aldım. İlgilenenler devamını burada bulabilir. Yazı çeşmelerin ve restorasyonun hikayesine detaylıca yer veriyor. Ben şimdi tekrar edip sizleri sıkmayayım. Radikal’de de bir yazı çıkmıştı. Çok güzeldi film. İlgisi olana tavsiye ederim.

İmza D.