Elif’in Günlüğü‘nde okuyunca Sonbahar‘ı bir ara mutlaka seyretmeyi aklıma not düşmüştüm (hatta onunla aynı resmi koymuşum, ama bu manzara karşı konulmaz, onun için herhalde). Kaç gün olmuş, anca Cumartesi seyredebildim.
Doğrusu, birçok Türk filminde rastladığım, kıpırdamayan bir manzaraya 10-15 saniye mecburi bakma durumu bu filmde de başıma geldi. Ama bir kaç ay önce Karadeniz’e gitmenin verdiği hevesle, doya doya seyrettim etrafı, fazla oflayıp poflamadım. Kışı da başka güzeldir diye düşler kurdum. Sonra üşüdüm vazgeçtim. Hayata Dönüş Operasyonu gene burdu içimi, üzüldüm gene, Yusuf’un anasına da üzüldüm, kendine de. Müziklerine bayıldım, bayıldım. Hele sonundaki ağıt çok dokundu. Baktım albümü varmış, edineceğim, belki bugün hatta. Güzel bir yazı var filmle ilgili, bakarsınız belki.
Bir de haftasonu Sadık Hidayet’in Kör Baykuş‘unu okuyordum, onu bitirdim. Bir arkadaşa, bir arkadaş tavsiye etmişti. Benim içimi kastı biraz. Behçet Necatigil çevirmiş, pek güzel, Andre Breton da “başyapıt varsa bu da odur demiş”. Benim için öyle olmadığı kesin 🙂 Aslında değişikti de, ama yine de çoğu sevdiğim kitaba yaptığım gibi heyecanla millete anlatırken bulmadım kendimi. Daha birikimli edebiyat okuru için herhalde. Bana ağır geldi:)
Sonra bir de Pazar günü trek’e niyetlenmiştik, 4-5 saat yürüyecektik, pasını atacaktı vücut, atamadı. 15 kişi lazımken sadece 5 kişi isim yazdırınca (dördü bizden) yattı tabi. Biz de küçük ölçek yürüdük, o da kimseyi kesmedi. Biraz da Louise Hay okudum Pazar akşam. Bir kitabını vermişti bir arkadaş. Daha da olumlu düşünme kararları aldım. Bu kitapları da okurken iyi de, insan sonra unutuyor, arada bir tur dönmek lazım. Özetle bu :):)
İmza D.
Geçenlerde sevgili D. çevre dostu tekrar kullanılabilir poşetlerden söz etmişti. Ben de hem çevreye, hem keseye faydalı küçük bir bilgi vermek istedim. Musluklu sabunları doldururken sabunu “1 ölçü sabuna 3 ölçü su” oranında sulandırırsanız eğer, çoğu cafe ve restoranlarda kullanılan köpüklü hafif sabundan yapmış olursunuz. Karışımı hazırlarken önce su sonra sıvı sabunu eklemeye dikkat edin ki hazırlık aşamasında sabun eklediğiniz su yüzünden köpürüp kabarmasın. Ayrıca bu yöntemle daha homojen bir karışım elde edersiniz.
Köpüklü olarak kullanılan sabun hem çok daha uzun dayanıyor, hem de köpük olarak çıktığından çok daha çabuk durulanıyor ve daha az su tüketimi sağlıyor. Bu oran size az gelirse biraz daha yoğunlaştırmak için “1 ölçü sabuna 2 ölçü su” da deneyebilirsiniz. Köpük sabunu kullanmanın diğerinden çok daha pratik ve keyifli olduğunu da eklemeliyim.
İmza B.
(Kaynak: Burası)
Bu yaz bir sürü arkadaşımızın düğünü oldu. Önünden arkasından muhabbeti de bol oldu tabii. Genelde bu muhabbetler şatafattan pek haz etmeyen bir grubun arasında döndüğü için, sıklıkla “yuh ya bu kadar para vereceğime balayında Güney Amerika’ya giderim, 3 ay kalırım” tipinde sonuçlara bağlandı. Bizi delirten bir kaç mevzuyu aktarayım:
Gelin başı mesela: Bir arkadaşımız adı sanı bilinen bir kuaföre “Gelin başını ne kadara yapıyorsunuz? ” diyerek bir piyasa araştırmasına girişmiş. Adam 1750 YTL, mekana gelirsek 2000 YTL deyince bunun şafak atmış. Sonra arkadaşımız hiç düğünden bahsetmeyip, gelin başı lafını da telaffuz etmeyip sıradan bir kuaföre gitmiş. 50 YTL’ye saçını toplatmış. 80 YTL’ye makyajını yaptırmış, duvağını da annesi takmış. Gördüğüm en güzel/ sade ama alımlı gelinlerden biriydi.
Bir de fotoğraf konusu var bizi delirten: Mesela belli bir seviyenin üzerindeki düğünlerde (mekan isimlerini söylememeye dikkat edeceğim çünkü neticede sağdan soldan duydum:)) önümüze gelen yemeklerin yazıldığı menü kartının fiyatı 4-5 TL’den başlıyormuş. Zira bunlar ekstra süslü oluyor son zamanlarda, dikkatinizi çekti ise, her sayfada bir yemek adı yazan, püsküllü vs., gelin kadar süslü, minik dosyalar adeta. Bugün en kralından kitaplarların 20 YTL civarı olduğunu duyunca garip geliyor. Hemen hesap yapıyoruz; 400 konuk olsa 2ooo YTL menüye gitti. Elinde 10 saniye tutup bıraktığın şey, bir ton kağıt israfı öte yandan…
Fotoğrafçı aynı arkadaşımızdan 4000 Euro (yazıyla; dörtbin yüroğ) istemiş ve başka fotoğraf makinasıyla çekim yapılmasına da izin vermemiş. Adam savunma olarak “Ama benim adamların hepsi tek tip kıyafet giyiyorlar” diyormuş. Arkadaşımız “Ben onları damat gibi giydiririm, siz bana bırakın, hesabı biraz düşürelim.” argümanlarıyla epey bir direnmiş. Sonunda araya adam katıp olayı 5000 YTL’ye bağlayabilmişlar. Ve de sadece 18:00-01:00 arası çekim yapılmış, yani kuaför, evde hazırlanma süreci, arkadaşların gelip gitmesi, ağlaşan anneanneler falan gibi muhabetin büyük kısmı fotoğraflanamamış. (Biz şanslıyız. En yakın arkadaşlarımızdan biri benim tamamlamayıp bıraktığım Afsad kursu sonrasında Nikon D70S aldığından beri tüm önemli/önemsiz günlerimizi fotoğraflıyor. Karada ölüm yok bana:))
Ben bir alternatif hesap çıkardım. 2000 YTL saç baş+5000 YTL fotoğrafçı parası +2000 menü ücretinden bir nebze yırtabilirseniz 9000 YTL’ye -düğünün diğer masraflarından da kısarak- gidebileceğiniz balayı gezilerini kısaca örneklendiriyorum:
Mesela Şili plajları, Cartagena Colombia, Karayipler. Veya Kamboçya;
Veya Tahiti’de yüzen evler;
Bu arada konudan şaştım, National Geography’nin web sitesinden bir de Tibet resmi aranırken, karşıma çok sevdiğim fotoğrafçı (Afgan kızı resmine değinmeyeceğim, içimiz şişti ondan.) Steve McCurry‘nin bir resmi çıktı. Kimseyi bir balayına özendirecek nitelikte değil, ama Steve abiye hürmetimden koymaya niyetlendim. Olmadı. Linkini veriyorum.
Son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bizim ufaklık bundan yirmi, yirmibeş veya daha fazla sene sonra bana düğün haberiyle geldiğinde, gelinin annesi/ kız tarafının yarısı olarak şatafatlı birşey istemeyeceğime, sevimli minicik bir kutlamayla tatmin olacağıma ve normalde düğün masrafları için harcamam beklenen parayı çatır çatır yemesi için kendisine nakden takdim edeceğimi taahüt (doğru mu yazdım bunu?) ediyorum.
Yazın ortalarında Everest Yayınları‘ndan çıkan Torsten Kroll’un Callisto, Yanlışlıklar Komedyası diye bir kitabını okumuştum. Torsten Kroll, ilk defa duyduğum bir yazar. Hatta baktım sadece iki kitabı var. Kitabın Salinger’in Gönülçelen’ine (Catcher in the Rye) ve John Kennedy Toole’un Alıklar Birliği’ne (A Confederancy of Dunces) benzer olduğuna dair birşeyler okudum. Alıklar Birliği’ni okumamış biri olarak, ne desem boş. Orta seviye altı Amerikalıların dünyasında milliyetçilik, kültürler arası çatışma kavramlarının nasıl şekillendiğine dair bir kara mizah, bence Catcher in the Rye’dan çok, Joseph Heller’in Catch 22‘sı gibi. Eğlenceli.
(Kitabın kapağını internette bulamayınca ofiste scanner’da yaptık, aferin bize)
Esas oğlan Odell, Amerikalı bir kardeşimiz, Forest Gump gibi bir tip. Benden adam olmaz, bari Iraklı avlayayım düşüncesiyle orduya yazılmak üzere ABD’nin ortalarında yol teperken aracı bozuluyor, bir eve sığınıyor. Evde problemli, tüfekle kapıya çıkan tipte bir başka Amerikalı kardeşimiz yaşıyor. Başta çık evimden yoksa kafanı patlatırım muhabbeti oluyor, ama sonunda geceyi sızana kadar içerek kapatıyorlar. Odell o gece orada kalıyor, hatta bir süre takılıyor evde. Ev sahibinin ricası üzerine herifin müşterilerinin çimlerini biçip para da kazanıyor. Sonra bir noktada herifin katil olduğundan şüphelenip, kendini korumaya kalkıyor, elinden bir kaza çıkıyor. Bir bakıyor, evde bir ceset daha var. Başlıyor herkese yalanlar söylemeye. Üstüne bir de evin sahibinin islamiyete ilgisi de ortaya çıkınca, olay 11 Eylül/terörizm eksenine kayıyor. CIA/FBI olaya karışıyor, ortalık toz duman oluyor.
Kitap çok eğlenceli: Mesela gömüldüğü yerde yatması nasip olamayan bir ceset var, Odell, Condolezza Rice’dan hoşlanıyor, vs. Yazar ile ilgili bir sır perdesi var o da ilginç. Yayıncısı dahil kimse onu görmemiş, sesini duymamış, herşey e-mail üzerinden olup bitiyormuş. Meşhur başka bir yazar olduğu veya bunun yayıncının bir numarası olduğunu düşünenler var. Bu konuda birşeyler okumak isterseniz buradan.
Özetle ben kitabı zevkle okudum. Böyle 2. sınıf Amerikan fimlerini de severim. Şiddetle olmasa da tavsiye edebilirm. Sevimli, ara ara epey komik.
Bizim bücür, bir süre önce Bolt’a sardı. O günden beri Bolt evde rakipsiz. Devamlı onu seyrediyoruz. Devamlı ama… Seviyoruz gerçi..
Bolt, garibim kendini süper kahraman sanan sıradan bir köpek. Sahibi Penny ile birlikte aslında bir TV dizisinin yıldızları bunlar, ama Bolt bunu bilmiyor, devamlı kandırıyorlar onu. Süper kahraman olduğunu ve Penny’yi koruduğunu/ kurtardığını düşünüyor. Aslında sıradan bir köpek. Eve gidemiyor, hep sette tutuyorlar bunu. Bir gün karavanından kaçmayı başarıyor ve ortada dolanırken montaj odasından, Penny’nin “kurtar beni Bolt” gibisinden çığlıklarını duyuyor, deliriyor hırsından, oraya buraya koşuyor. Yanlışlıkla da bir kargo paketinin içine düşüp kendini Doğu sahillerinde buluyor.
Sonra eve dönme yolculuğunda iki arkadaş ediniyor.
Biri Mittens: Kötü kedi Şerafettin’in New York versiyonu ama dişi ve tipi sevimli. Yani aslında düşününce Şerafettin’le pek ilgisi yok. Tek benzerliği güvercinlerden aldığı haraç olabilir. Ama içinde iyi biri. Bir de TV delisi, Bolt hayranı hamster Rhino (kızımın diliyle yayno) var. En tepedeki resmi bulduğum link de Rhino hastası belli ki:) Çok eğlenceli ve zevkli bir film bence. Ben herhalde 40 kere seyretmişimdir, mecburen tabii.. Ama dayanılabiliyor, güverciler falan çok muhabbet 🙂
Filmin müzikleri de sevimli. I thought I lost you (John Travolta, Miley Cyrus) ve Barking at the Moon (Jenny Lewis). İlk şarkı 2009 Golden Globe’da En İyi Şarkı dalında aday olmuştu. Filmde bir de Motörhead şarkısı var, ama soundtrack’de göremedim onu. Bolt Doğu sahillerine doğru gitmek üzere -istemeden- paketlenirken, paketleyen oğlan kulaklıkla bunları dinliyor, o nedenle Bolt’un bağırışlarını duymuyor.
Bolt bir sürü ödüle aday olmuş ama genelde çoğunu Wall-E’ye kaptırmış.
Bu arada Bolt’un bir havlaması var -doğal olarak, kendisi bir köpek-. Bizim kız ona taktı. Oldukça başarılı da yapıyor bence (ne demekse 🙂 ). Kızdırınca, fazla gıdıklayınca falan sinirlenip havlıyor. Geçen gün uykusunda havladı:) Böyle de faydalı kazanımlarımız var filmden. Sevimli ya, ben seviyorum:) Sonu da mutlu son.. Daha ne olsun:)