SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Stockholm gezi notları
7.Ekim.2010

Gamze’nin başının etini yemiştim Stockholm sonrası yazacaksın bir şeyler diye,  kırmadı yazdı sağolsun:

“Sevgili D.ye İsveç-Stockholm gözlemlerimle ilgili bir post için sözüm vardı… Biraz gecikmeli geliyor…

Önce herkesin bildiği şeylerden başlayalım: Doğru metro durağı; ancak yanlış çıkış kapısından çıkınca şehrin “Nişantaşı” sayılabilecek bir kısmından çıktım. Tabii yol hali elde valiz vs. anında mod düştü. Çünkü bir moda dergisinin sayfasına davetsiz bir şekilde dalmış oldum. Herkes elinde kahvesi, birası, açık havada oturmuş inanılmaz zevkli (modanın başkenti burası mıydı yaw dedirten) kıyafetlerle keyif çatıyordu. Zaten ne kadar güzel olduklarını anlatmaya gerek yok. Güzel olan bir diğer görüntü, her tarafın ortalama 25 yaş civarı ve 2 çocuklu annelerle dolu olmasıydı. Devlet çocuk konusunu maddi olarak desteklediği için -bizim ülkedeki gibi bir tüp bebek piyasasına ihtiyaç duymaksızın- anneler gencecik, incecik. Dertsiz tasasız büyütüyorlar işte.

Aklımda kalan en değişik yer “Skansen”. Şehir adalar üstüne kurulu. Zaten uçak yere inerken şaşırıyorsunuz. Sanki minik tabletlerin üstüne bir sürü brokoli yapıştırılmış gibi. “Kıyı şeridi” yok çünkü her yer ama her yer ağaç. Hatta bazı evlerin çatısını ot bürümüş. Normal çünkü devamlı yağmur yağıyor. Neyse ki size bahsedeceğim Skansen, yani açık hava müzesinin olduğu bölgeye gittiğim gün, hava dışarıda yemek yenebilecek kadar güneşli ve güzeldi.

Skansen’e gidince yapılacak çok şey var. Eski bir gemi müzesi, akvaryumlar vs, alan çok büyük. Ben sadece en tuhafıma gidenleri paylaşmak istiyorum. İçinde bir lunapark var. Hayatımda görmediğim türde deli oyuncaklar. Bir süre sonra fark ettim ki İsveçliler -çocukluklarından beri geliyor olmalı ki- onlara hiç garipsemeden, bir bir biniyorlar. Ben 2 taneye bindim. İndiğimde kalp çarpıntısı, titreme vs. Bir baktım önümde minicik çocuklar, karizma çizildi tabii.  Böyle büyüyor bunlar. Bol adrenalinli. Bir tanesini fotoğraflarla paylaşmak istiyorum. Zaten alet tuhaf. Ucu suyun üstüne geliyor. Yetmemiş, amca bir de çark yapmış. Çark kendi etrafında da dönüyor. Hızını görmeniz lazım. Binmeye cesaretim olmadı. Sudan ayakkabı toplamak da istemedim.

Bir şey daha paylaşmak istiyorum. Hayvanat bahçesi kısmında keşfettiğim maymun benzeri hayvan: Lemur… Ay yanlış yerden girdik maymunların içine düştüm,  korksam mı? önce kaçsam mı? derken karşılaştığım manzara:

Kirpiye bayılıp tahtını da kimseye vermeyen ben, ilk görüşte aşk yaşıyordum. Tek derdi sarılmak ve ara sıra zıplamak olan inanılmaz sevimli bu lemurla tanışmıştım. Evde besleyebilir miyim diye düşünürken buldum kendimi. Ama kendisi komik, çığlık benzeri bir ses çıkarıyor. Komşulara anlatamazsınız. Lemurum bugün biraz huysuz kusura bakmayın?? Olmaz yani. Ama çok sevimli, bir sevmediği durmak, sarılmadan da yapamıyorlar 🙂

Stockholm ile ilgili bir tuhaf tespitim daha: Şehrin ortasında bir asansör. Yukarı çıkmak paralı. Onu anladık. Aşağı inerken gene paralı. E neden bunu yukarı çıkarken söylemiyorsun?. İntihara teşvik mi bu? Çık ama inme atla mesela. Tek çıkış çok uzun bir yolu yürüyüp, şehrin başka bir noktasından çıkmak. Tuhaf.

İmza Gamze.

Gamze’nin daha önceki bir Kıbrıs yazısı içinburaya tıklayın  lütfen.
Gamze’den alınan tüyolarla yazılan bir Palamutbükü-Hayıtbükü yazısı için de buraya tıklayalım.

Anne, kardeş ve yarasa
1.Ekim.2010

Taşındıktan sonra bizim 1 numaranın odasına bir karatahta koyduk. Sağolsun Gamze mutfağına diye niyetlenip aldığı tahtayı bize hibe etti. Bizim eleman tahtanın hastası. En son dün beni, kardeşini ve bir yarasayı resimledi. Yarasa uçan bir kedi havasında. Neden yarasa sorusuna cevaben tek aklıma gelen şu: Geçen gün kartondan bir şeyler kesmiştik, yarasa istemişti. Ben beceremem demiş kestirip atmıştım. Ona meydan okuyor bence. Canı sağolsun:)

İmza D.

İsveç tenha bir yer
30.Eylül.2010

Bugün ofiste inbox temizlerken karşıma bu fıkra çıktı. Zamanında okuduğumda gülmüştüm. Ekliyorum. Bu arada Gamze’ye de bize bir İsveç postu borcu olduğunu anımsatmak isterim:

“İsveç Çin’e savaş ilan etmiş.Bir sekilde Çin’e kadar gelmisler.Haber Çin devlet başkanına geç ulaşmış;

– Başkanım İsveç bize savaş ilan etti…
– İsveç de ne?
– Avrupa’da bir ülke
– Kaç kişi bunlar?
– 8 milyon efendim.
– Hangi otelde kalıyorlar?”

İmza D.

Wall-E ve Eva ♪♫♥´¯`·.¸¸.♥♫ ♪
24.Eylül.2010

Animasyon hastası olan ben, geçen sene bizim 1 numara ile seyrederiz hevesi ile çıkar çıkmaz Wall-E‘yi almıştım. Bizimki o aralar (ve halen) her çeşit prenses, Disney karakterlerinin tamamı ve Winnie the Pooh tayfasının filmleriyle haşır neşir olmayı tercih ettiğinden, doğal olarak robot konulu bir filmle ilgilenmedi. Üstelik filmin daha kapağındaki resimdeki beyaz robottan (o zamanlar ismini bilmiyorduk) korktu. Wall-E (Waste Allocation Load Lifter – Earth Class) rafa kalktı.

Sonra ben geçenlerde yağmurlu bir Batum öğleden sonrası televizyonda Wall-E‘ye rastladım. Bir kere bir yerlerde,  Nil Karaibrahimgil’in filmi methettiğini de okumuştum. Başladım seyretmeye. Bilmem kaç yüzyıl geçmiş, dünya perişan olmuş, her taraf çöpe batmış, ortada insan yok vs. Wall- E çöp sıkıştırıp diziyor bir kenara, asıl işlevi o. Ama baştan beri çok sevimli bir eleman, o kadar sevimli ki insan tekerini falan ısırmak istiyor. Ufak bir buzluğu var, çanta gibi kullanıyor. Hergün çöpten bir takım eşyalar topluyor, evine getiriyor. Minik ama değer verdiği şeylerle dolu bir deposu var. 50’lerden kalma müzikaller seyrediyor (Hello Dolly), hasta onlara, dans ediyor beraberinde.

Sonra birgün Eva (Extraterrestrial Vegetation Evaluator) dünyaya geliyor. Başta çok saldırgan, ama sonunda yumuşuyor. Bunların ikisi eninde sonunda arkadaş oluyor. Wall-E buna definelerini falan gösteriyor (Mikser, sabır küpü, ampul, çakmak- Noel ışıkları vs), müzikallerini dinletiyor, hatta dans ediyor onun için.

Eva’nın görevi 700 yıldır dünyadan uzak yaşayan insanlara dünyada hayatın yeniden yeşerdiğini belgelemek. Onun için Wall-E’nin çöplerin içinde bulduğu ufak bitkiyi görünce görev aşkıyla onu içine alıp sistemini kapatıyor. Wall-E onu eski haline getirmek için, kendini perişan ediyor: Noel ışıklarına sarıp onu gezdiriyor, çok sevdiği çakmağı yakıp duruyor ilgisini çekmek için, ters kontak mı derler ondan yapıyor bir iki defa.  Tornavida ile kaportasını zorluyor vs. Ama o kadar sevimli ki, ben o noktada onu tüm animasyon karakterlerinin en romantiği ilan ediyorum. Filmin devamını anlatmıyorum, ilgilenen seyretsin.

Ben filmi seyrederken, animasyon filmlerinin uzağından yakınından geçmeyen eşim (Bir kere Prenses ve Kurbağa’ya ailecek gitmiştik, bkz ilgili post) bilgisayarda birşeylerle uğraşıyordu. İlk 40 dakika sonunda “yahu tek konuşma olmadı dedi” cidden öyle, filmin başları 5 yaşında çocuğun pek tek başına takip edebileceği gibi değil. Sonradan da, bence bir yetişkinin refakatinde seyredilirse daha rahat anlaşılabilir.

Film bitince yahu bu harikaymış falan diyerek ortada dolanmaya başladım. Sonra garibim, her türlü bir şey anlatayım da ne olursa olsun tavrımdan nasibini alan eşime filme anlatmaya başladım. İşte şöyle romantik, böyle sevimli vs.  Derhal bizim 1 numaranın antenler bizden tarafa döndü, zira kendisi şu aralar “evlenme, aşk, öpüşme” temalarıyla süper ilgili. Ekstra bilgi talebi başladı, Wall-E aşık mı oluyor, nasıl oluyor? öpüşüyorlar mı? o beyaz robotun  elini mi tutuyor?

Dolayısıyla Wall -E bir anda en fazla görmek istediği film haline geldi.

Batum’dan Ankara’ya döndükten sonra, benim işlerin yoğunluğundan henüz  TV bağlatmamıştık (hala o durumdayız, ama bu hafta sonu herşey değişecek:) olduğumuzdan devamlı DVD seyrediyoruz. Bu çerçevede hemen Wall-E’yi seyrettik birlikte. Gerçekten çok sevdi. Şu anda Wall-E ve Eva’ya hastayız.

Ertesi gün elime kopya bir Sex and  the City 2 DVD’si geçti. Ya uyuyacaktım ya onu seyredecektim, başladım seyretmeye. Başlarda bir gay  düğünü vardı, bizim eleman düğün lafını duyunca dibimde bitti. Kanepeye kuruldu, bu sefer gelin neden yok? diye başladı sorulara. Yavrucum  bazı insanların tercihleri farklıdır konuşması için henüz erken diye düşündüm, daha sığ sulardan girdim konuya; Bu şaka bir düğünmüş, birisine şaka yapıyorlar, baksana 2 tane damat var, iki damat olur mu? vs. Neyse  Sarah Jessica Parker’ı damat  gibi bir kılıkta görünce şaka olduğuna ikna oldu,  ilgisi dağıldı sonra da dibimde sızdı.

Bu arada Sarah Jessica Parker’ın gerçek hayattan bir resmini koyarak  Sex and the City’ye olan antipatime de vurgu yapmak istiyorum.

Özetle Wall-E bugüne kadar seyrettiğim tüm animasyon karakterlerinin en romantiği.

İmza D.

Shrek’le tatil
10.Eylül.2010

Bizim ufaklık  Shrek 4‘ü seyretti geçen ay gibi. Sevdi doğal olarak. Sonra -sanıyorum Alman televizyonu idi- bir kanalda bir fast food firmasının reklamında çocuk menüsünde minik minik Shrek tayfasının oyuncaklarının  verildiğini duydu. Tutturdu tabii. Geçen gün bir yerde rastladı benzerlerine, affetmedi aldırdı. O gün bugündür devamlı ortalardalar. İnek de vardı, ama onun dün kafası koptu.

Bugün de nispeten serin bir havuz gününde, havuza girmekten yırtmanın bir yolunu bulmak zorundaydım. Hadi Shrek Fiona’yla havuza girsin diye bir şey uydurduk. İşe yaradı, biz yırttık.  Sonra da olayı fotoğrafladık.

Önce Shrek, Fiona ve kedi güneşleniyorlar. Devamlı dans eder gibi bir halleri var.

Sonra biraz yüzelim diyorlar, kedi girmiyor haliyle.

Sonra Shrek, havuz canavarı tarafından ele geçiriliyor,

Shrek’den sıkılan havuz canavarı diğerlerini de ele geçiriyor.

Saatlerce oynuyor, kimsede derman kalmıyor, parmak uçları sudan büzülüyor, ama canavar pes etmiyor. Ta ki gölgeler uzamaya başladığında kendimi parçalayarak savurduğum tehditler işe yarayana dek. Pes ediyor, bana eziyet ediyorsunuz falan diye benim laflarımı bana satarak oflaya puflaya havuzdan çıkıyor.

Zavallı üçlü kurumaya terk ediliyor.

Yarın hava bugunkü gibi serin olursa, yüzdürecek başka oyuncaklar bulmalıyız. Yoksa esir alınan ben oluyorum:) 4 saat suda kalmayı da bünyem pek kaldırmıyor.

İmza D.