SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Prenses ve Kurbağa
7.Şubat.2010

Geçen hafta sonu, bizim ufaklığın UP filmindeki hüsranı kafada yer etmesin diye, apar topar, üstelik babayı da peşimize takarak Prenses ve Kurbağa‘ya gittik. Salondaki tek yetişkin erkek  bizim yanımızdakiydi.  Sonuç olarak, anne baba artı çocuk olarak çocuk filmine gitmenin dışarıdan biraz garip durduğunu tespit ettim. Mümkünse bir tek anne gitmeli, genel eğilim öyle gibi gözüküyor.

Grimms masallarını, çocukluğunda evdeki dev bir masal kitabı sayesinde döne döne okumuş olan ben, zaten bu masala hep sempatiyle yaklaşmış, ufaklığı götürmeyi baştan aklıma koymuştum. Neticede sevdik, fena değildi. Ufaklık da mutluydu, babası da sıkılmadı, herşey yolunda idi. Disney’in lütfedip ilk defa başrolde siyah bir prenses kullanmasını da takdirle karşıladık.

Müzikleri de çok  güzeldi. Bestelerin galiba çoğu, ya da hepsi, hastası olduğum Pixar’ın bir sürü filminin müziklerinin bestelerini de yapan Randy Newman tarafından yapılmış. Özellikle baştaki, Down here in New Orleans öyle güzel ki. Biz mecburen filmin Türkçe versiyonuna gittik, ama  şarkının orjinalini hele hele Randy Newman’dan dinlemek isteyenler youtube’a takılabilir.

Filmin konusunu herkes bilir, kalkıp da yazacak değilim. Asıl komik olan 2010 Ocak ayı itibarıyla ABD’de 50 çocuğun, filmin başrolündeki Tiana’yı taklit edip kurbağa öpmeleri neticesinde, Salmonella zehirlenmesi sebebiyle hastanelik olması bence. Yani nedir bu kadın milletinin prens sevdası anlamak mümkün değil. Zehirlenmeler neticesinde hem American Veterinary Association, hem de Association of Reptilian and Amphipian Veterinarians, sahip olun kardeşim çocuklarınıza, kurbağa öptürmeyin gibisinden açıklamalar yapmış. Ecnebi çocukları böyle hayvanatla haşır neşir oluyor tabii, arada da öpmüşlerdir. Bizim kızlar (benimki de dahil) kediden bile kaçar mümkünse. Türkiye’de salmonella sorun olmaz.

İmza D.

Yüskek yüskek dalgalar
3.Şubat.2010

Bizim ufaklık okulda bir şarkı öğrenmiş. Geçen Cuma’dan beri bağıra bağıra onu söylüyor. Yüksek de diyemiyor henüz, komik oluyor.

“Yüskeeeek  yüskeeeek dalgalaaarrr” (burada sesin epey incelmesi, mümkünse çatlaması lazım!)

Gemi yalpalaaaar

Koş kaptan, çabalaaaaa (burası, çabala mı, çapala mı belli değil)

Repertuara yeni katılan bu şarkıyı evde sayısız defalar dinleyince aklıma eskilerden bayıldığım Stxy‘in Come Sail Away adlı şarkısı geldi. Tamam, abiler biraz eski olabilirler; ama özellikle konser albümleri benim favorim olmaya devam edecek. Youtube’da buldum ekliyorum.

“I’m sailing away, set an open course for the virgin sea”

Resim pinkFELtrage‘dan (Resmin altında Styx’e referans verince bu posta girmeye hak kazandı, o da çok gençden biri değil belli ki:)).

İmza D.

Kardan kedi
29.Ocak.2010

WinterTree_wlFotoğrafın kaynağı burası

Dün bir uyandık ki bizim site Abant’da Kış manzarası gibi olmuş. Saat10’da toplantım olduğu için, başımdan aşağı kaynar sular döküldü tabii. Toplantı  bizim eve yakın bir mekanda olsa da, ufaklığı şehirde oturan anneme bırakıp, geri dönmem lazım. Üstelik annemlerin sokağının başında, hiç yüzleşmek istemediğim hatrı sayılır bir yokuş var. Benim surat düşünce, sağolsun bizim bey olaya el attı. Ailecek yollara düştük. Evden 200 metre uzaklaşabildik. Sitenin ağzındaki minik yokuşa hamle yaptık ki olmadı. Bir daha hamle yapmak gerekti, bir daha ve bir daha derken artık bir noktada durumu kabullenmek icap etti. Eve dönme kararı aldık. Bu arada çay demlenene kadar bizim ufaklık babayla bahçede kartopu oynadı. Battı çıktı. Çizmeler ıslandı. Zaten zorla ikna edip giydirdiğim kalın eşofman kılıklar heba oldu. Son zamanlarda her giyinme seansı “neden o gün etek giymememiz gerektiğine ilişkin” (hava soğuk, her gün etek giymek gerekmez, insanlar pantalonluyken de bizi sevebilir, pantalonlu kızlar da güzel olabilir, temiz uzun çorap yok, yarın giyeriz, vs.) bir tartışma ortamı yarattığından, çok yorucu geçiyor. Neyse, bu sefer fazla sıkıntı yaşamadık. Mükellef  kahvaltımızı da ettik, 9:20 gibi, bazı site sakinlerinin siteyi araçla terk edebildiği haberi üzerine hırs yaptık, tekrar yola düştük. Bu sefer sıkıntı fazla olmadı, ana yola çıkmak mümkün oldu. Oradan da toplantı noktasına ulaşmak 45 dakikadan fazla aldı, ama geç kalmanın mazur görüleceği bir gündü, kasmadım :). Dönüşte de ufaklık  babanın etrafında olduğundan, toplu taşıma araçlarına hamle yaptım. Bizim evin 3 km yakınına kadar ulaşabildim. Sonra zaten vasıta yok. Benim çekirdek aile gelip beni toparladı…

Bu arada otobüste seyir esnasında hamilelik avantajını kullanamadım, çünkü oturanların bakış açısına girmeyi başaramadım, tüm yol ayakta gittim. Ayaktakiler ellerinden geleni yaptılar zaten sağolsunlar. Buradan tutunun, yok buradan da tutunun gibisinden. Biraz dengesiz bir imaj sergiliyordum herhalde. Akşam olduğunda ise tek tasam bahçede beslediğimiz kedilerimizin durumu idi. Çoktandır ortada görünmüyorlar:( Hala hayattalarsa, onlara yalıtımlı bir kutu yapacağım. Bir de haftasonu ufaklığa kardan adam (kardan kedi veya kardan kadın da olabilir) sözü verdik. İnşallah yeteri kadar kar kalır.

snow_cat_michael_byrne_300x400

Fotoğraf buradan.

İmza D.

Pembeye son
16.Ocak.2010

190Bugün Hürriyet’in Cumartesi ekinde gördüm, içime sular serpildi. Birileri kız çocuklarda pembe çılgınlığının önüne geçmek için örgütlenmiş. Pink Stinks hareketinin temsilcileri Emma ve Abi Moore, pembe sayesinde kız çocuklarına dış görünüşün zekadan daha önemli olduğunun pompalandığını savunuyorlarmış. Sonuna kadar destek veriyorum. Sadece dış görünüş odaklı beyinsiz kadınlar yaratmayı amaçlıyor imajı veren piyasadaki tüm prenses malzemelerini, pembe aksesuarları, pembe plastik topuklu terlikleri, saç tasarım setlerini hepsini, hepsini protesto ediyorum.

Kız çocuklarının doğaları gereği süslü olmaları gerektiğini savunan yakın çevreme duyurulur.

İmza D.

UP’ın yarısı
16.Ocak.2010

Bugün bizim ufaklığı ilk defa sinemaya götürdüm. Salonda durup durmayacağına emin olamadığım için, hep erken saatte bir seansa niyetlendim. Erken seansa da ayarlayıp yetişemedik bugüne kadar. Dolayısıyla olay bugüne kadar ertelendi. Babası da şehir dışında olduğundan, iki başımıza, kızımın bir yerde reklamını görüp, nedense unutmadığı UP‘a gittik.

UP

UP fazla ilgi görmediğinden olsa gerek, evimize yakın sinemalarda çok kısa oynadı. DVD’sini edinecek kadar da seveceğime emin olamadığımdan, illa da sinemada görelim istedim. Baktım, hiç bilmediğim bir semtte bir sinemada oynuyor, millete sordum adresi bilen de çıkmadı. Google’dan haritalar indirmek zorunda kaldım, o kadar uğraştım yani. Hatta bir gece evvel bir arkadaşımın tavsiyelerini bile gözardı ettim, Sincap filmini bile seyretmedik.

up-20090512041908297_640wNeticede bizimki sinemaya gidecek olmasının heyecanı içindeydi, ama film başladıktan bir süre sonra uykunun da bastırmasıyla sıkıldı. Koltukta kıpırdamadan oturdu oturmasına, ama ilk yarısının sonuna doğru sıkça görmeye başladığımız bir iki  köpeğin etkisiyle korkma emareleri göstermeye başladı. Babamı istiyorum demeler sıklaştı, neyse ki ara oldu çıktık. Hanımefendiye çikolata aldık, hemen yemesine de izin verdik, keyfi yerine geldi. Ama filmin devamı için geri döneceğimizi anlayınca, ip gibi gözyaşlarıyla ağlamaya başladı. Mecburen ikinci yarıyı terk ettik. Montları salonda bırakmak istememesinden anlamalıydım, o noktada kafada filmi bitirdi o.

Filme gelince önce beni -seyrettiğimin kadarıyla- biraz üzdü: Başlarda Carl’ın küçüklüğünü tanıyoruz. Sonra büyüyüp Elli ile evleniyor. Güney Amerika’da gitmeyi düşledikleri Cennet Şelalelerine gitmek için para biriktirmek adına devamlı içine para attıkları bir kavanoz var. Ara ara kırıp, başka ihtiyaçlar için kullanmak zorunda kalıyorlar (çatı onarımı, sağlık vs.) neticede  para hiç birikmiyor, ömür geçiyor, çocukluk düşleri heba oluyor. Elli ölüyor. Carl evinden  sepetlenmek üzereyken düşlerinin peşine düşüyor. Cennet Şelalelerine varıyorlar, ama ortaya bizim ufaklığın tırstığı vahşi köpeklerle dolu sahneler çıkıyor. Dolayısıyla o noktada biz sinemayı terk ediyoruz.

Eve geldiğimde, hem filmi yarım bırakmaktan, hem de havanın pis pis yağışlı ve soğuk olmasından tadım kaçmıştı. Ama UP‘ın ikinci kısmının hikayesini okuduğumda aslında depresif bir film olmadığını, seyretme şansım olsaydı  bayılacağımı fark ettim:) Özetle boşa geçmiş sandığın hayat aslında boşa geçmemiş gibi bir anafikri var anladığım kadarıyla, ki bu da bana gani gani yeter. DVD’sini almak farz oldu.

Bu filmle işim bitmedi. Kalanını seyredeyim daha çok şey yazacağım:) Bu arada ilgilenenler bir festival gibi olan, hastası olduğum  Pixar‘ın sitesinde oyalanabilirler.

İmza D.