Nimet Abla Milli Piyango gişesi, 1928 yılında, Nimet Abla’nın eşi İsmail bey tarafından Eminönü Yeni Camii önünde açılmış. 1931 yılında, sattığı biletlerden birine 100.000 lira olan büyük ikramiye çıkmış ve yıldızı o anda parlamış. Olay, zamanın gazetelerinde büyük yer bulmuş:
İşleri deli gibi artmış. İşler arttıkça, sattığı biletlere vuran piyango sayısı da artmış (doğal olarak). Nimet abla defalarca haca gitmiş; ayrıca büyük bir Atatürk hayranıymış. 1978 yılında, geçirdiği felcin ardından, vefat etmiş.
Nimet ablayı, ilk Türk iş kadınlarından biri haline geldiği için, yürekten kutluyorum. Ancak, haberlerde gişenin önünde saatlerce bekleyen, hatta üşenmeyip Türkiye’nin dört bir tarafından gelen insanları gördükçe, gözlerime inanamıyorum. Allah akıl fikir, biraz da olasılık bilgisi versin. Bugünkü dersimiz “Olasılık 1” olsun:
“Birsürü topumuz var ve bu toplardan bazıları özel. Bu topların yarısı tek bir çuvalda, geri kalan yarısı da 100 ayrı çuvalda bulunsun. Özel olan topların, hangi çuvalda olma ihtimali daha yüksektir?”
Bu kuyruklar uzadıkça, Nimet ablanın uğur katsayısı da artacaktır, düz mantık. Amacım Nimet abla gişesinin işlerini bozmak değil de, garibim yurdumun insanını bu soğuklarda bir sırada bekletmemek. O kadar insan, Gebze’de bir seyyar bayiiden bilet alsa, yeni Nimet abla o olacak çünkü…
Aaaah, aaahhhh… Eğitim şart!!!
İmza G.
Geçmişte de bir kere bebek şapkalarına dair Şapkalı Minicik İnsanlar diye bir post yazmıştım. Yenilerini buldum, o kadar tatlılar ki bizim blogda da şeker gibi dursunlar istiyorum, bir kaçını ekliyorum;
İlk bebenin linki burası. İkincisi ise bu:
Linki de bu.
Üçüncü bebeğin linki de bu.
Son bebeğin linki. Tamamı MadAboutColour‘dan. Elinden iş gelenler, el altında bebek de varsa gereğini yapsın artık.
İmza D.
İkinci bebek daha doğmadan ailecek bizi biraz hırpaladı. Başından beri bir sağ kroşe, bir sol kroşe sallıyor kerata, kendimi toplayamadan yeniden yerde buluyorum. En son vukuatım bizi biraz korkuttu.
Resim chenzi‘den
Geçen cuma akşamı saat 10.00 civarı, bir iki ay önce yaşadıklarıma benzer bir ağrı bacağımın arkasını mesken tuttu. Evde bir sürü arkadaşım vardı, epey bir süre de ayakta muhabbet etmiştim. Önce zorladığımı düşündüm. Gece 12.30 gibi ağrı ciddi boyutlara ulaştı. Bir de üşüme nöbeti geldi. Ertesi gün kendi doktoruma danıştım. Devamlı bir bacak ağrısı iddiasıyla karşısına dikildiğim için ağrıyı yeteri kadar ciddi almasını sağlayamadım. Kas spazmı falan gibi birşeyler dedi ve eve döndüm. Ağrı devam etti. Salı öğleden sonra doktorumla test sonuçlarım ile ilgili yeni bir randevum vardı. Bu sefer adamcağız, bir anda ikna oldu gibi oldu. Baktı benim sağ bacak soldan daha tombik, ölçtük biçtik, bir panik ortamı oluştu. Damar tıkanıklığı olabilir, ciddiye alalım falan dendi. Bana hemen bir doppler randevusu ayarlandı. Aman ha bir gariplik olursa hemen beni arayın diye cep telefonları kontrol edildi. Bu arada bacak ağrısı tavan yaptı, gece uyutmuyor. Neyse, ertesi gün sabah ofise gittim, öğlen de doppler randevuma. Doppler sağ bacağımda bir damarın tıkalı olduğunu belgeledi. Benim moral çöktü. Olayı tahminimden ciddiye alan doktorum (hatta ilk duyduğunda eyvahlar olsun gibi bir tepki verip moral çöküntüme kısmen sebeptir kendisi) öğleden sonra beni ofise dönmekten men edip apar topar eve yolladı. Bu sefer işin şakası yok falan diyerekten. Gebeliğin başından beri yaşadığım diğer sıkıntıları ciddiye almadığımı ima etti gibi oldu, üzerinde durmadım.
Aynı gün bir de kalp damar cerrahına göründüm mecburen/acele tarafından. Tıkanıklığım teyit edildi. Yılbaşına kadar yeni bir rapor kaptım. Derin ven trombozu hamilelerde 1-2/200 oranı ile rastlanan bir durummuş. Bacaktaki toplardamarlarda pıhtı oluşuyor. Bu bacakta, şişme ağrı ve yürüyememeye neden oluyor. Ama en korkulan, bacaktaki pıhtının kopup gidip akciğere yerleşmesi ve akciğer embolisine sebep olması. Embolinin, öksürük, nefes darlığı gibi semptomları oluyor ve bazen hayati tehlike yaratabiliyor. İşin şakası yok yani. Gebelikte derin ven trombozu, kimlerde görülür, nasıl tedavi edilir diye merak edenle buraya bakabilirler.
2 aylık yatak istirahatim olayı tetiklemiş olabilirmiş, falan filan. Varis çoraplarıyla, kan sulandırıcı iğnelerle tanıştım. Bakalım sonumuz hayır ola. Bu arada bir de amniosentez randevumun zamanı gelmişti. O da aradan çıktı. Asıl endişelendiğim oydu, öncelikler değişti.
Özetle gebelikte bacak ağrıları çekiyorsak, ciddiye alacağız, doktorumuzu alarma geçireceğiz.
Evde sıkıntıdan patladığım bugün, Etsy‘de gene hoşuma giden resimlere rastladım. Aşağıda ekliyorum. Önce en sevdiğim kuş;
Kırmızı çiçekler,
En son da rengarenk su dalgaları;
Hepsi ara133photography‘den.
Türlü endişelerle seyrettim Avatar’ı. “Fantastik sinemayla hiç arası olmayan seyirci Avatar‘a gitmek zorunda kalırsa ne yapar?” sorusu kafamı meşgul ediyor idi. Ama sonuç gayet olumlu oldu, fantastik sinemanın uzağından geçmeyen biri olarak, ben bile sevdim filmi. Orada burada okuduğuma göre, deliler gibi paralar harcanmış, o kadar olsun.
Biz filmi, çeşitli vesilerle çamur attığım (Bkz: Funny People) Gordion Cinebonus‘da seyretmek zorunda kaldık. 25-30 dakika reklam vardı, tüm salon dolu ve ortalama ısı 35 derece gibiydi. Ama başka aksama olmadı. Film aradan sonra hemen başladı, daha önceki seferler gibi hoop bizi unuttunuz şeklinde gidip birilerini bulup, filmin ikinci yarısı için yalvarmak zorunda kalmadım. Zaten o kadar kalabalıkta sıkardı biraz.
Avatar, bir proje kapsamında Pandora gezegenine yerli halkın arasına karışmak için yollanan, deniz piyadesi Jack Sully’nin hikayesi. Jack iki alemin arasında gidiyor geliyor, sonra Pandora’da daha fazla evinde hissetmeye başlıyor kendini ve kurtarıcılığa soyunuyor. Hikaye dünyanın en orijinal hikayesi değil. Yine esas oğlan esas kıza aşık oluyor, vs. Nedense sonunda zorlama bir mutlu son olayı var. Başta insanlığa karşı savaşamayız, çok güçlüler muhabbeti geçen adam sonunda İskoç William Wallace gibi bir savaş nutuku atıyor, kabilelere gaz veriyor vs. Neticede hikaye sıradan demiştim zaten, fazla olumsuz duygu uyandırmayayım. Bir de çok uzun, 3 saat sürüyor.
3D ortamı güzel. Yaratıkların pek azı sahte duruyor, gerçekten görsel bir şölen var. Uçuş sahneleri gibi çoğu sahne, gerçek gibi. Ama yerlilerin oklarından kurtulmak için koltukların arkasına saklanma refleksi falan uyandıracak kadar değil.
Ben sevdim. 3D olmasa değmez diyebilirdim, onu da söyleyeyim. (Bianet’de film ile ilgili bir yazı var. İlgilenenlere).