SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Tim Burton
14.Temmuz.2009

timburton-portreHaziran ortalarında Kırmızı Baykuş’ta bir Museum of Modern Arts (MoMA) yazısı çıkmıştı. G. imzalıydı ve Kuzey Amerika’nın doğu sahiline geçemeyen ben, haset olup sol elimin tırnaklarını seri şekilde kemirmiştim. Bu posttan sonra algımda bir seçicilik oluştu; 6 Temmuz’da Radikal’de çıkan Tim Burton ve MoMA haberini atlamadım.

tim-burton-corpse-brideBatman, Edward Scissorhands, Sweeney Todd,  BeterBöcek, The Corpse Bride, Ed Wood, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Bir Noel Gecesi Kabusu gibi kült filmlerin yönetmeni olan Tim Burton’un, MoMA’daki sergisi 22 Kasım 2009’da açılacakmış. Resimleri, çizimleri, maketleri, kuklaları derken neredeyse 700 eseri sergilenecekmiş. Daha önce gösterilmemiş amatör çalışmaları ve etkilendiği filmlerin gösterimi vs. olacakmış.

burton1

Filmlerinden -gerçi kahrola kahrola seyrettim ama- en favorim, herhalde Sweeney Todd. Zaten bir sürü ödülü de topladı. Sonunda binlerce fırsat kaçıyordu ya, beni delirtti. Biraz sonundan bahsedeceğim daha görmeyenler bakmasın lütfen, yoksa benden günah gider: Mesela öldü sandığı karısı 20 metre ötede  sokağında dolaşıyor, kızı bir şekilde herşey normal olsa ( tonlarca kan akmamış,  bodrum ölü adamlarla tepeleme dolu olmasa vs) hayatına girebilecekken o da yitip  gidiyor, yani  karanlık abi herşeyi toparlayabilecekken herşey beter oluyor.

sweeney-toddSweeney  Todd aslında bir Broadway müzikali. Sinema versiyonunda Johhny Depp ve (bence korkunç kadınlardan başka hiç bir şeyi oynama şansı olmayan) Helena Bonham Carter oynuyor. Depp zaten Burton’un favorisi, yedi civarı  filmde birlikte çalışmışlar (sayı artmış olabilir çünkü yakında Alice in Wonderland de devreye girecek  galiba, hatta belki  girmiştir).  Benim tespit edebildiklerim: Edward Scissorhands, Sweeney Todd, Ed Wood, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Bir Noel Gecesi Kabusu.

Resimlerin çoğu buradan.

İmza D.

Minik bir anım var – 1
13.Temmuz.2009

Bazen (genelde biraz içmişsem) başıma üç saat önce gelen olayları da dahil, bir takım olayları “bir anımı anlatmak istiyorum” anonsuyla anlatmaya başlarım. Millet gözlerini devirir, öff başladı bu gene şeklinde. Ben yılmam. Geçen sabah Aslında Zor Değil‘de “does not have to be beautiful” ve peşinden”kiraz”i okurken, kimono ve çiçekli elbiselerden bahsedildiğini görünce dayanamadım:

Ben küçücükken, daha okula gitmezken, hatta en önemlisi  Bülent Ersoy daha delikanlıyken, Ankara’da Gençlik Parkı’nda Bülent Ersoy’un bir konserine (evet eskiden orada konserler falan olurdu) gitmiştik.

bulent-ersoyAnneannemi hatırlıyorum, annemi  hatırlıyorum, kuvvetle muhtemel teyzelerim de vardı, başka kimseyi pek hatırlamıyorum, ama kalabalığız. O yıllarda -hatta belki hala- hayatım şort, pantalon, bahçıvan pantalon, pijama altı   gibi kıyafetlerle geçerdi. Kız kılıklarıyla aram yoktu. Halbuki teyzem giyim öğretmeniydi, okuldan yeni mezundu, devamlı dikmek istiyordu. Ben de küçük kız çocuğuydum, bana dikmeyip kime dikecekti? Dolayısıyla mezuniyet projesi ben gibiydim. Üstüne üstlük annem ve anneannem de vardı. Başım dertteydi.

Neyse bir kot şortum vardı, Bülent Ersoy konseri öncesi onu giyeceğim diye tutturdum. Ama ortalıkta da bir de mavi gelincikli bir elbise vardı o zamanlar. Pek giydirmezlerdi onu bana, ama nedense o gece o elbisenin giyilmesi allahın emriydi anlaşılan. Arbade koptu ama pes etmedim. Sıkıysa teker teker gelin, çocuğum len ben falan diye çığırdım.  Sonunda bir orta yol bulduk. Ben gelincikli elbisenin altına  kot şortu giydim. Gittik konsere. Bülent Ersoy krem rengi bir takım elbise giymişti. Suratındaki ben aklımda kalmış nedense. Eski resimlerine bakıyorum da, birden fazlaymış, ondandır belki. Bu arada yan masada da bir kız çocuğu var, oynamıyoruz birlikte, ama birbirimizi kesiyoruz.

Ortalarda bir yerde, ben evdekilerle anlaşmamız gereği, elbiseden kurtulup içindeki şortla kalacağım ama nerede değişeceğim öyle bir sorun var. Allahtan masalar örtülü, altına süzülüp değişip, atlet ve şortla dışarı çıktım. Komşu masadaki kızı deli gibi şaşırttığımı düşüdüm. Hatta Bülent Ersoy’un (ki podyumun dibindeyiz, yanımızdan yürüyüp duruyor) bile kostüm değiştirdiğimin farkında olduğunu kanaatini edindim. Çok memnundum kendimden.

Başka anılarım da var. Ama herşey kararında güzel, zamanı geldikçe anlatacağım.

İmza D.

Dazeychic
13.Temmuz.2009

Haftasonu internet gezinirken Dazeychic‘i keşfetim. Çok sevimli, aşağıdaki çalışmasını güzel bir haftabaşı mesajı olarak ekliyorum.lovely-you

Bana en sevdiğim şiirlerden birini hatırlattı (tercümesi yoktu internette, kusura bakmayın). Nadine Stair bunu yazdığında 85 yaşındaymış; belli zaten tamamen pişmanlık üzerine kurulu.

If I Could Live It Over
Nadine Stair

If I had to live my life over again,
I’d dare to make more mistakes next time.

I’d relax. I would limber up.
I would be sillier than I have been this trip.

I would take fewer things seriously.
I would take more chances. I would take more trips.

I would climb more mountains, swim more rivers.
I would eat more ice cream and less beans.

I would perhaps have more actual troubles,
but I’d have fewer imaginary ones.

You see, I’m one of those people who live seriously and sanely,
hour after hour, day after day.

Oh, I’ve had my moments. And if I had it to do over again,
I’d have more of them.

In fact, I’d try to have nothing else, just moments, one after another,
instead of living so many years ahead of each day.

I’ve been one of those persons who never goes anywhere without
a thermometer, a hot water bottle, a raincoat and a parachute.
If I had it to do again, I would travel lighter than I have.

If I had to live my life over, I would start barefoot earlier in the spring and stay that way later in the fall.
I would go to more dances.
I would ride more merry-go-rounds.
I would pick more daisies.

İmza D.

Der Vorleser – The Reader
12.Temmuz.2009

bok

Birkaç sene önce, bir arkadaşım bana bu kitaptan bahsetmişti. Yazarını, tam adını falan hatırlamıyordum tabii (zaten Almanca olduğu için her halikarda zorlanırdım). Sonra “The Reader“ı seyrederken, hikaye bir yerlerden tanıdık gelmeye başladı. Biraz araştırınca filmin, arkadaşımın bahsettiği Bernard Schlink’in kitabına dayandığını keşfettim. Kitap Amazon‘da var. Hatırlıyorum o zamanlar da hikaye üzerine epey konuşmuştuk.

The ReaderSeyredenleriniz bilir: Film genç bir Alman kardeşimizin başına talih kuşu konarak, kendinden büyük bir kadınla yaşama fırsatı bulduğu cinsel fantazi ortamını anlatmakla başlıyor. İkinci bölümde ise, yeni bir konu karşımıza çıkıyor: Kadına mı, adama mı, Yahudilere mi daha çok üzülüyoruz bilemiyoruz ama üzülüyoruz, kasvetleniyoruz. Bir sürü şeyi düşünürken buluyoruz kendimizi.

Film Nazileri aklıyor diye epey bir eleştirildi. Gerçekten de Nazilere empati yaparken buluyorsunuz kendinizi, ki cidden insanı rahatsız ediyor. Ama o kadar da basit değil tabi insanı yargılamak. Ben ne yalan söyleyeyim kadına da çok üzüldüm, yalnızlığı falan bana çok dokundu. Ama işte, kafan karışıp kalıyorsun. Film biraz ağır tempolu ama çok başarılı. Kate Winslett’in Oscar’ı kaptığı kadar var. Ralph Fiennes zaten hep başarılı.

Filmden bir iki dialog, çevirmeden bırakıyorum:

Young Ilana Mather: [Testifying in court] Each of the guards would choose a certain number of women. Hanna Schmitz chose differently.
Judge: In what way differently?
Young Ilana Mather: She had favourites. Girls, mostly young. We all remarked on it, she gave them food and places to sleep. In the evening, she asked them to join her. We all thought – well, you can imagine what we thought. Then we found out – she was making these women read aloud to her. They were reading to her. At first we thought this guard… this guard is more sensitive… she’s more human… she’s kinder. Often she chose the weak, the sick, she picked them out, she seemed to be protecting them almost. But then she dispatched them. Is that kinder? ”

İmza D.

The man who was not there – Orada olmayan adam
11.Temmuz.2009

Coen kardeşleri seven ve seyredenler bilirler: ikisinin filmlerinde Hollywood’un klasik dönemlerine bir sempati gözlenebilir. The Man Who Was Not There 1940’lı yıllarda Kaliforniya’da bir kasabada yaşayan Ed Crane’in hikayesini anlatıyor. Coen’lerden  ziyade, benim için filmi çekici kılan Ed Crane’i Billy Bob Thornton‘un oynuyor olması.

billy-bob

Ed zaten mutsuz, tatminsiz bir tip, bir de karısının kendisini aldattığını öğreniyor. Dolayısıyla daha bir üzülüyor, süzülüyor,   karısının sevgilisine şantaj yapıp yırtmayı planlıyor, ama plan elinde patlıyor. Sonra bir sürü şey oluyor. Film 2001 çekimi. Scarlett Johansson da var. Ben sırf Billy Bob seyredeceğiz diye direk Hollywood filmleri seven bir grup insanı bu filme sürüklemiştim. Film  kara film çıkınca grup içinde popülaritem bir nebze darbe yedi. Biraz yavaştı kabul ediyorum, ama herkes çok iyi oyuncuydu vs. Geçen gün TNT’de oynamış da aklıma geldi.

Billy Bob’un bir de müzik kariyeri var: The Boxmasters. Bunlar 8 Nisan 2009’da CBC’de bir röportaja katılmışlar. Billy Bob  soruların çoğuna bilmiyorum (eh, i don’t know) demiş. Mesela grup ne zaman kuruldu, nereden tanışıyorsunuz falan gibi sorular.  Öncesinde de programın sunucusuna bana sinemayla ilgili soru sorma diye tembihlemiş. Her yerde bir pot kırma hikayesi var, biraz cin, patavatsız bir tip. Bir de Angelina Jolie’nin eski kocası ama onun konuyla alakası yok.

Benim çok sevdiğim  Oliver Stone’un U -Turn‘ünde ve Monster’s Ball’da da oynamıştır kendisi. İkisiyle de ilgili bir çift laf edip mevzuyu kapatıyorum. U-Turn’de Sean Penn çok başarılıydı ve bu film hakkında  daha sonra söyleyecek çok sözüm var. Monster’s Ball’da da Halle Berry acayip tipsiz, ama bir o kadar da iyiydi. Birisi Oscar almıştı gibi aklımda kalmış, ama baktım öyle değilmiş.

İmza D.