SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Extremely Loud and Incredibly Close
31.Ağustos.2012

Yaz aylarının bir yerinde “”Extremely Loud and Incredibly Close”u seyretmiştim.

Minicik özetliyeyim; Oscar isimli bir oğlan var, babası ile özel bir ilişkileri var, ikisi de icat/keşif meraklısı (ayy hatırladıkça bile içim acıyor). Neyse adamcağız 11 Eylül kurbanı. Doğal olarak, kendi de depresyonda annesi de öyle, ama babasının eşyalarını kurcalarken bulduğu bir anahtarın sırrını keşfedeceğim diye bir ton insanla tanışıyor, hepsinin farklı hikayesi var, herkesin bir derdi var. Oscar’ın tuhaf bir dedesi var, konuşmayan ama o da oğlana can yoldaşı oluyor. Ben çok sevdim bu filmi. Hemen eşime anlattım ballandıra ballandıra. Depresifti tamam ama çok ince bir senaryoydu ( nce de ne demekse artık). Gamze’ye verdim seyret diye, seyretti ama bayılmadığını hissetim.

Film’in yönetmeni Billy Elliot, The Hours ve The Reader’ı çeken Stephen Daldry. Diğer filmlerini de benim sevdiğim tarzda. The Reader’a birşeyler yazmıştım zaten. Ara ara düşünürüm o filmi ben. Herif cezaevine teybe kayda alınmış kitap yollardı kadıncağız dinlesin diye. Çok dokunmuştu bana o:(. Extremely Loud and Incredibly Close’un eleştirilerine baktım. Benim çok kale aldığım Rotten Tomatoes genel olarak fena değil demiş. Ama çok sıkıcı bulan ve sıradan bir 11 Eylül filmi diyen bi ton eleştirmen var. 

 Bir tanesi çok  detaylıydı aşağıda birazını ekliyorum, linkini de veriyorum.

“Masum, bir o kadar da boyundan büyük işlere bulaşacak kadar cesur bir çocuğun hikayesini anlatan Extremely Loud and Incredibly Close, birdenbire insanların duygularını 11 Eylül’ü anarak sömürme girişiminde bulunmuş bir ağıda dönüşüyor. Senaryo boyunca cevap verilmeyen sorular barındıran, verdiği cevapları yerinde vermeyen ve oturduğu çizgi üzerinde gitmeyi başaramamış bir uyarlama ile karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz filmi izledikçe. Her ne kadar filmin sonuna öylesine yerleştirilmiş gibi duran bir sekansla cevaplandırılan ama aynı malum sonda olduğu gibi boşluk içinde yüzen Abby Black karakterinin tavırları, aynı şekilde anne Linda Schell karakterinin dış kapının dış mandalı menvalinde gösterilmesi ve en önemlisi bunların düzeltilmeye çalışılmaması Roth’un ve Daldry’nin kariyerlerinde yaptıkları ciddi birer hatadır. Elbette film sırasında aklıma takılan küçük şeyler var; cevabını alamadığım ve şimdi hatırlamadığım. Ve o şeyler bir araya gelince seyirci film izlerken kendini kandırılmış hissediyor –ötesi yok”.

Bilemiyorum.  Ben sevdim, gerisi de vız gelir. Max von Sydow, Oscar’ın sonradan tanıdığı ve konuşmayı uzun zaman önce bırakmış dedesi rolünde süper. Hiç konuşmadan bu performansı ile Oscar’a aday gösterildi. Ama alamadı bişey. Canı sağolsun. 

İmza D.

Uptown Girls – Bir küçük kız filmi…
29.Ağustos.2012

Bir sürü film seyrettim bu aralar.  En sonuncudan başa doğru yazacağım.

Sadece bizim 7 yaşındaki ufalıkla  evde seyredelim diye – ve de açıkcası VCD’sinin 4 lira olması motivasyonuyla- edinilmiş bir film. Ama bizimki bayıldı. 5 kere seyretti o zamandan beri. Doğrusu ilk seyrettiğinde biraz duygusallaştı, zira filmde 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu var (Dakota Fanning oynuyor) ve babası bitkisel hayatta. Annesi de bunu hiç sallamıyor, çocuk bakıcı ellerinde vs. Bizimki, bitkisel hayat olayını epey sorguladı. İlk kim ölecek bizim aileden vs. “Yahu dedim, düşünme bunları, ne biçim çocuksun sen?”, “Yok mu başka tasan? Mesela yarın ne giysen okula?” falan dedim, yemedi. Film bitince zırladı biraz garibim. Ama film de duygusaldı biraz gerçi, ben de zorlasam ağlardım. Gerçi ben zorlamasam da ağlayabilirim, ben haberler de bile rahatlıkla zırlıyorum. Film sonrası babasını aradık, ona da sinirli konuştu, adamın kabahati varmış gibi. Şimdilerde ağlamadan seyrediyor. Bu arada bizim 2.5 yaşındaki eleman devamlı etrafta, filmi de tam takip edemiyor ama ablası gergin farkında, devamlı soru soruyor vs, o da yoruyor tabii. Ben hasbelkader bir kızcağız demiş bulundum, hemen kaptı papağan. “Kızcağıza nolmuş? Kızcağıza nolmuş anne? Kızcağıza nolmuş?”… Böyle devamlı fonda bir tip. Ertesi gün “kız” diyeceği her yerde “kızcağız” dedi. Daha doğrusu “kıtccaaz” gibi birşey dedi. Sonraki gün unutttu kelimeyi, saçma sapan bir şeyler söyledi, sonra iyice unuttuJ

Bu arada Dakota Fanning de büyüdü, belki yeni resimlerini görmüşünüzdür.

 

Bu filme, bu kadar.

İmza D.

 

 

Gezi yazıları -Edirne, Kırkalareli, İğneada
27.Ağustos.2012

Taa 2007′den kalan gezi yazısı gibi birşey: Ne zaman İstanbul civarında bir yere gitmeye niyetlensek eşimi hep Edirne’ye götürmeye çalışıyorum, o da olayı arada sırada sorguluyor;  “Neden hep Edirne-Trakya?” . Gerçi Edirne’ye de topu topu bir kere gittik ama sevmişim ben ne bileyim. Birkaç sebep var: İğneada süper gelişmiş değil tamam, ama tuhaf bir yer,  sanki insan çocukluğunda tatile gitmiş gibi. O kadar kalabalıklardan uzak ki, sevimli yani. Gerçi pansiyonlar konusunda ihtiyatlı davranmak lazım. Sonra Edirne’de badem ezmesi var, ciğer falan da var ama o benim ilgi alanım dışında. İstanbul-Edirne otobanın etrafı da günebakan tarlası dolu, arabada çitleyerek seyir mümkün. Sonra, Kırklareli’nde köfteciler meyhane gibi, bazen millet bar sandalyesine tüneyip bira da içiyor.  Herkes bir tuhaf aydınlık vs. Bu tip şeyler.

Deli olduğumu düşünmenizi istemediğimden aşağıda, 2007′de gittiğimiz Edirne seyahati için hazırladığım programı eklemek konusunda epey tereddüt ettim. Bu tip programlar yapmaya, ilk bu Edirne seyahati için,  bizim iş gezilerinin program formatından esinlenerek (biraz da dalga olsun diye) başlamıştım. Zira tüm seyahat hazırlığı bana ait olduğu için sorumluluk boyutu vardı olayın. “100 km demiştin 300 çıktı,  nasıl yani otel araştırmadın mıydı?” tipi  münakaşalar oluyordu. Bunları  asgariye indirmeye çalıştım, arada fark edeceğiniz üzere,  web’den yapıştırılmış  bir sürü bilgi de var.  Yolda bol bol vakit var okuruz diye. Dahası  arkadaşlardan gelen  mailleri de yapıştırmışım, atlamayalım  diye:). Bu programı hep kaybederim, sonra da yolladığım arkadaşlardan arayıp  bulmalarını isterim. Artık kaybolmaz herhalde,  fazladan birilerinin de işine yarayabilir. Ama 2007 tarihli olduğunu  unutmayalım. Teyit etmeden kullanmayın, karışmam:)

 

3-8  Ağustos  2007

“İĞNEADA –EDİRNE-TEKİRDAĞ”

 

Cuma 3 Ağustos

 08:30:  Ankara-İstanbul

11:30: Bir yerlerde yemek

14:00-16:30: İstanbul’dan İğneada’ya hareket

Afra Deniz Otel www.afradenizotel.com

(8′i suit 28 oda 110 yatak kapasitesi)

Tel: 0288 692 2885
afra_deniz_otel@hotmail.com

Oda kahvaltı  60 milyon (Ağustos 2012 tarihli not: 2007 fiyatı bu unutmayın – kahvaltısı iyidi bu otelin, onu hatırlıyorum. Ama banyoda tuhaf kahverengi plastik terlikler vardı, duş almayı aklıma bile getirmediydim, napayım doğruya doğru..)

(Ağustos 2012 tarihli not: İğneada ile ilgili genel bilgi. Web’den bir yerden araklamışım zamanında): Karadeniz kıyısında 20 km uzaklıkta geniş bir kumsala sahip olan İğneada koruma altındaki yedi gölü, zengin doğası oksijen çadırından farksız havası ve bünyesinde sakladığı sürprizlerle yatırımcılar için çok cazip bir belde. Evliya Çelebi ünlü Seyahatname’sinin 501. sayfasında Fatih’in akıncılarından İne Atlı Gazi’nin fethettiği bir belde harap, yıkılmış kalesi içinde odunculukla geçinen Rumlar yaşarmış diye yazmış. Yedigöller Milli Parkı ile rekabet edecek güzellikteki bölgede Erikli-Mert-Hamam-Pedina-Saka-Sülüklü ve Ramana isimleriyle anılan yedi göl bulunuyor. Sazan, kızılkanat, kefal, levrek, ilerya gibi balık çeşitlerinin yaşadığı göller koruma altında. 20 km. uzunluğundaki kumsalda yürüyüş yapmak, sezonda denize girmek ise bir başka keyif sayılıyor. MTA tarafından yapılan araştırmada içinde altın zerrecikleri bulunan kumsalda, ekonomik olmadığı gerekçesiyle üretimden vazgeçilmiş. Denizle orman havasını teneffüs ederek yürüyüşe çıkanlar stres atarken aynı kumsalda dalgaların taşıdığı deniz kabuklarını da topluyorlar. Haziran-Eylül ayları arasında çok sayıda ziyaretçinin yaz tatilini geçirdiği İğneada, kış aylarında da haftasonu kentten kaçanların huzur sığınağı olarak kabul ediliyor. Belediye sahilde 35 dönüm araziyi ağaçlandırıp çevre düzenlemesi yapmış. Pis sular oldukça gelişmiş bir kanalizasyon sistemiyle ormanın iç kesimlerine akıtılınca deniz içme suyu kadar temiz kalmış. Tipik Karadeniz sahillerinin aksine yaz aylarında sakin ve dalgasız deniz doğal liman olarak kuzey rüzgarlarına kapalı 150 metre sığ denizin yanısıra 3. ve 4. zamanın başlarında çevredeki dağlardan nehirler aracılığıyla gelen alüvyonların Rapana sırtı arası ile Limanköy Platosu’nun önündeki körfez doldurmasıyla bölge bu şekilde göller cennetine dönüşmüş. Yabani hayvanlar ve kuşlar için doğal barınak olan göllerin bir bölümü sazlıklarla kaplı. Özellikle Hamam ve Pedine gölleri Bulgaristan, Rusya, Tuna Nehri deltasından gelen kuğu, yabanördeği gibi göçmen kuşlara evsahipliği yapıyor. Bulgaristan tarafından gelen tekneleri ilk karşılayan deniz feneri, Liman Baba Türbesi’ni görebilirsiniz. Bulgar hududunu oluşturan üç metre enindeki Rezve Deresi kıyısına kurulu Beğendik Köyü, Atatürk Örnek Köyü olarak yapılmış. İğneada’ya 13 km. uzaklıktaki köyü gezebiliyorsunuz.

 Cumartesi  4 Ağustos

 16:30 –  17:30: İğneada – Kırklaraeli  (100-120 km)

“Doğal Yerler: Kırklareli’nde gezip görülebilecek doğal yerler arasında göl ve barajlar, mağara, tabiatı koruma alanları, orman içi dinlenme ve mesire yerleri ile plajlar bulunmaktadır.Göl ve Barajlar: Kırklareli’nde Hamam, Pedina, Mert, Erikli ve Saka gölleri ile Kırklareli, Armağan ve Kayalı barajları bulunmaktadır. Mağaralar: Merkezde Bedre, Demirköy’de Dupnisa Mağarası, Pınarhisar’da Pekmezdere, Vize’de Domuzdere, Kaptanın, Kıyıköy ve Yenesu mağaraları bulunmaktadır. Tabiatı Koruma Alanları:Demirköy ilçesinde Saka Gölü Longozu Tabiatı Koruma Alanı ve Vize İlçesinde Kastro Körfezi Tabiatı Koruma Alanı bulunmaktadır. Plajlar: Demirköy’de İğneada, Vize’de Kıyıköy ve Kastros plajları bulunmaktadır. Tarihi Yerler: Kırklareli tarihi yapıları bakımından Osmanlı kültür mirasına sahip zengin illerden biridir. Bu eserler arasında cami, hamam, şehitlik,çeşme, köprü ve türbeler yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethetmek için kullandığı topların döküldüğü Tophane’nin düzenleme çalışmaları devam ediyor. Demirköy ilçesinde bulunan ve İstanbul’un fethi sırasında kullanılan topların döküldüğü Tophane’nin çevresi teller ile koruma altına alınmış ve çevre temizliği yapılmıştır.  tophane’nin çevre düzenleme çalışmalarına devam edilmektedir. Dupnisa Mağarası’nın daha rahat ziyaret edilebilmesini sağlayacak tedbirler alınıyor. Kırklareli Valiliği tarafından hazırlanan “Dupnisa Mağarası Düzenleme Sistemi Projesi” uygulaması sürdürülmektedir. Proje ile mağaranın aydınlatması sağlanacak ve gezi yolları ve giriş bölümü çevre düzenlemesi yapılacaktır.”

17:30 – 18:30: Kırklaraeli – Edirne    (80 km)

Efe Hotel :

Maarif Caddesi  NO 13 KALEİÇİ Edirne

0284 213 61 66- 213 64 66

(Ağustos 2012 tarihli not: Güzel bir oteldi bu.) 

Aşağıda da bir arkadaşımın gitmeden  once bana gör diye hatırlattığı şeyler, aynen ekliyorum:

 

“Edirne de yapılacaklar:

1)      Selimiye’ye hayran kalınacak, içi dışı gezilecek, içeride ters lale var çini, bahçesinde lale olup izin vermeyen ters bir kadına atıfla lale ters yapılmış

2)      Selimiye’nin etrafındaki bahçelerde çay içilecek ve meydandaki lokantalardan PARK Köftecisi Osman Usta’dan bol bol köfte yenecek

3)      Keçecizade tatlıcısından bademli kurabiye yenecek

4)      Keçecizade Kervansaray’a restorasyon yapılıyor – merak edilirse bakılacak

5)      Osmanlı Yargıtay (kule gibi) binası nehirlerden birinin yanında

6)      Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı sahaya yakın güzel bir et lokantası var (Paşa Konağı gibi), bahçeleri filan da güzel (sivrisinek bolca her yerde!)

7)      Ayrıca ciğeri meşhur, bizimkiler yüzünden ben yiyemedim, ama ancak öğlenleri bulunuyormuş…

8)      London pub Saraçlar caddesinde

9)      Şu anda rektörlük binası olan eski Tren istasyonuna bakılacak, onun yakınında sevimsiz Lozan anıtı var, o da görülecek (bu eski istasyon/yeni rektörlük binası şehrin epey dışında ama)

10)  Türkiye’nin en büyük eski sinangogu olan yıkık bina görülecek, O da Saraçlar caddesi sonunda taksicilere sorulacak

11)  Bulgar SV George Kilisesi içerde kimse yoktu gezemedik…

12)  Merak ediliyorsa Bahailerin beyaz ev ve bahçesi görülecek

13)  Romanları en eski tarihi yerleşim yeri Kemikçiler mahallesi, biz gidemedik..

14)  Selimiye meydanına bakan eski bir güzel binanın önünde fayton var, ona binilecek

15)  Şehirde bol bol yürünecek, çok hoş

16)  İyi tatiller”

İmza D.

“Neden artık Kırmızı Baykuş’ta daha seyrek yazıyoruz” yazısı
25.Ağustos.2012

 

Neredeyse yıllardır Kırmızı Baykuş’a bir şeyler yazmamış gibi hissediyorum. Neden yazmıyorum? Bu soru devamlı geliyor. Şöyle cevap veriyorum: Bin tane kaliteli blog var ve millet o kadar farklı yerlere gitmiş ki, gittiklerini de öyle eğlenceli anlatıyor ki benimkiler çok sıradan ve üstün körü geliyor doğrusu. Moralim bozuluyor.  “Şu anda deniz kenarında balık yiyoruz” kıvamında bir şeyler olsun istemiyorum. Devamlı onu mu yazayım, bunu mu yazayım, yoksa hiç bir şey yazmayayım muhasebesi içindeyim. Sonra da geçen gün aklıma Kırmızı Baykuş işine girme amacımızın ” bir gün torunlar da okusun, gülümsesin diye” bir takım şeyler yazmak olduğu aklıma geldi. “Kasmayayım bari” dedim kendi kendime, “National Geographic yazarı değilsin, kimse senden Güney Kutbuna ilişkin yazı beklemiyor” diye düşündüm, gerçi inşallah onu da yazarım ileride:). “Dolayısıyla rahatlıkla tırıvırı şeyler yazabilirim” diye kendimi rahatlattım. 3-5 kişi okusa bana yeter.

İmza D.

Herşey kafada biter
19.Temmuz.2012

Neredeyse  binlerce gündür Kırmızı  Baykuş’a  yazmıyordum ama  bugün karşıma reddedemediğim bir yazı çıktı.  Gerçi İngilizce ama çevirirsem  bu kadar komik olmaz  diye düşündüm.  Zaten bu blogun en temel amacı da bu idi.  E mail ortamında  paylaşılan şeyler unutulmasın,  çoluk çocuk da büyüyünce okusun vs. Onun için  orjinalini  post edeceğim kusura bakmayın. Dün gece bizim  evde sıcaktan  kendini  balkona  sığıştırmaya çalışanlara atfediyorum ama terleyen  herkes nasiplensin:)

(Şöyle de bir  foto koymak istedim (https://musthave.popsugar.com/?utm_source=sugar.lil&utm_medium=banner&utm_content=cupcake_728x90&utm_campaign=ps_musthave ) ama nedense bugün hiçbirşey yapılamıyor,  link  de veremiyorum:(  İmdat. )

How to Be Cold: Weather is a State of Mind

It has come to our attention that it is hot. Really hot. How does one make him or herself otherwise? How does one become, internally and externally, through and through, back-to-front-and-front-to-back cold?

Cold is not just a matter of having resources, like an air conditioning unit or a refrigerator to open and stick your head in, or an office that has both of those things. Cold is an attitude, that devil-may-care ease with which you fling a sleeveless cardigan around your neck (because sleeves make things hot) and it falls off your back and down to the floor because there are no sleeves on that cardigan (who makes a cardigan without sleeves?), but you casually strut away without looking back because you are cold. It’s a mindset. An of-the-moment fashion. A way of life. Cold is…cold. You might have rivulets of sweat running down your body, trickling into crevices you weren’t formerly aware of; you might be mopping wetness from your face with bar napkins as you move slowly through what appears to be the ninth circle of hell; you might be wondering, did I actually forget deodorant today of all days? In a heat wave? Have I lost my mind? Fear not, you can live through all of this and still be cold. Cold is from the inside. External forces help, too, but you can make it happen with force of will and the power of your own brain. This is what Sting does.

How do you be it, then? Are you sitting down? Sitting down helps in matters in coldness. Standing is hot, sitting is cool. Movement while standing is OK, but only in pursuit of getting to a colder place. So, sit. OK. 

Now, are you drinking something? Something wet with ice cubes, or, if no ice cubes are handy because they’ve all melted, are you drinking something that is below the temperature of the street or farmland or random suburbia outside, where it smells oddly of fish and 100 people who have also forgotten their deodorant swipe on this of all foul days, or perhaps if you are lucky, like burnt popcorn or hot grass? Good. Drink again. 

Next. Are you indoors? If you’re not indoors, you’re truly testing the limits of cold, and we are impressed. Perhaps you are one of the rare types who is so cold you don’t even need to be inside in order to be one with chill. Perhaps you’re outside, lying on a beach, enjoying a chill spray of ocean water wafting across your scantily swimsuit clad form. Perhaps you’re dashing through a sprinkler (careful with the laptop!), shrieking about how it’s soooo cold. Perhaps you’re just outside, in the middle of a hot, sun-baked park, sweating like you’ve never sweat before but dreaming of ice castles and that time they let you into the vodka tasting vault at that casino, that room that was kept so cold that they dressed you in a Ushanka hat and fur coat before letting you in. Wow, that was cold! Really quite chilly. If you are this person you don’t really need our help to be cold, you already are. 

But if you’re like most of us, to be mentally cold you should be indoors. If you’re in private, you may want to remove all extraneous clothing. If you’re in public, or in an office environment, keep your stuff on. Turn on your air conditioner. Turn it lower. Give it another quarter turn to the right. Are you in spin class or are you in spin class? Don’t go to spin class, it’s too hot. Stay in the part of the gym with the ellipticals, and take a couple steps and then go lie on the floor over by the weights on a towel that you’ve soaked in the water fountain. Put another wet towel on top of your face to prevent gym-goers from giving you the evil eye. Who are they to judge a cold person? You are cold. So cold. Resist the urge to shiver or to request some hot tea at the deli. You can get through this. You’re doing it!

To remind yourself of how cold you are, read a bunch of cold words: algid, arctic, bitter, bone-chilling, chill, chilly, coldish, cool, coolish, freezing, frigid, frosty, gelid, glacial, ice-cold, icy, nipping, nippy, numbing, polar, shivery, snappy, wintry (also wintery). Consider starting a band called Bone-Chilling Gelid; discard the idea as you’d be stuck playing the keyboards and that would make your hands sweat, which would ruin the whole idea. Stop thinking about that.

Think about cold: Igloos. Baby penguins just learning to walk. The sound of trickling ice-cold streams. The sound of refilling your Britta. Ice-fishing holes in the Old Mill Pond in the middle of winter. Scraping ice off your car’s frozen windshield. Skiing in the Alps, or in Michigan’s Upper Peninsula. Vanilla Whats-His-Name, whispering in your ear! The chill that goes down your back when someone plays with your hair. Brain freeze from eating your ice cream too quickly. The time that mean girl totally ignored you in high school. The negative windchill ripping through your woolen peacoat as you hunch your way toward the subway in February. Getting trapped in a meat locker like in that episode of the Brady Bunch. Putting hot potatoes in your pockets on the way to school to keep your hands from freezing. The sound your refrigerator makes, a chilly groan from within. The time you put your tongue up against the basketball pole in the elementary school playground and then the bell rang and you were stuck out there the whole recess until finally the gym teacher came to rescue you. Being stranded in your car in Alaska with only frozen Coors Light to keep you company. Making snow angels, forever. Perusing scenic vistas from the tops of frost-covered mountains, your hands shaking as you attempt to hold the camera, which has frozen to your fingers. When the delivery guy takes too long and the soup is only lukewarm.

Get in the shower. Turn the water as cold as it goes. Let it wash over you, wash your hot, bodily sins down the drain, let it immerse you in the cold, cold beingness of cold. Lie on your bed under a bunch of fans without drying off, ice cubes scattered about for decency. Empty your brain of everything but the chilliest, chilliest blue, the waters of the North Sea, Kate Winslet reaching for Leonardo Di Caprio’s hand in that sad movie where the boat sinks and one headboard isn’t enough to hold both of them. Watch his frozen hand fall away from hers as his body plummets deep into the ocean and sinks along with the diamonds of so many passengers. Think of how wealth really saves no one, at the end of it all, all we have is ourselves, our brains and gumption and our will to survive, our bloodless blue arm frozen to a headboard upon which the woman we love still breathes, though she’s barely conscious given the freezing conditions. And yet, if you sank to the bottom of that ocean, you’d probably be chillier than that street outside right now. Perspective is everything. Shiver. Are you cold? 

 http://weather.yahoo.com/cold-weather-state-mind-173143351.html

 İmza D.