SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Bahçemizdeki Baykuş
1.Haziran.2012

 

Geçenlerde bahçeden tuhaf bir hayvan sesi geliyordu, tilki sandım zira onların  sesi de pek alışık olduğumuz bir ses değil.  Sonradan fark ettik ki  ağaçlardan birinde bir baykuş var.  Pek insan dan rahatsız oluyor gibi de değildi, aşağıda bisiklete binen bizim ufaklıkları kesiyordu. Birkaç yıl önce yatak odasının önündeki  ağaçta da  bir baykuş  keşfetmiştik ama ağaç çok yakındı ve hayvan insan  görmekten  pek haz etmemiş olacak ki  izini  kaybettirdi. Bu  yeni ortaya çıkan onun bir akrabası olabilir. Pek uçmuyor doğal olarak, gece avlanıyor herhalde.  Süper de mutlu  gibi değil. Ama ağır bir tip,  neşesini belli edemez. Ne zaman bahçede baykuş görsem  süper güzel haberler aldığımdan  kendisini çok seviyorum. Güzel haberler için beklemedeyim:)

İmza D.

 

 

 

 

 

 

 

ODA-Emma Donoghue
31.Mayıs.2012

 

Bizim kitap  kulübü tayfasıyla Frankenstein sonrası ODA‘yı okuduk.

Çok, çook beğendim ben. ODA’nın hikayesi söyle;  Adamın biri  genç bir kızı  bir odada tutsak  tutuyor.  Bir sure sonra kadının  bebeği oluyor ve bir şekilde bebekle birlikte hayat devam ediyor.  Sadece o odayı tanıyan çocukcağızın çok farklı bir bakış açısı var tabii. Biz hikayeyi onun ağzından dinliyoruz. Odada olduklarını sadece  onları tutsak eden adam biliyor. Ve insanın aklına bin tane soru geliyor. Normal bir havalandırma yok mesela.  Geçenlerde kalabalık bir toplantıda hava ağırlaşmaya başladıkça hep onları düşündüm. Odaya giriş ve çıkış şifresini sadece adam biliyor, dolayısıyla adamın odanın içinde ne pahasına olursa olsun öldürmek gibi bir seçenek yok. Adam dışarıda bir şekilde ölse onlarda içerde eninde sonunda ölüme mahkum. Bir de bana en fazla günün belli zamanları gökyüzüne bakan tek pencerenin yanında durup  duyulma ümidiyle deliler  gibi bağırmaları dokundu. 

Websitesi var ziyaret edin.

İmza D.

 

3 Idiots
9.Mart.2012

Uzun zamandır iki ufaklıkla evde tek başına olmanın başa çıkamadığım yorgunluğu ile saat 10 gibi sızdığımdan film falan izlediğim yoktu. Genelde kızları uyutmaya çalışırken kendimi sızmış bulduğumdan artık saati kurup kızları öyle uyutmaya hamle yapıyorum.. Geçenlerde nasıl olduysa allah yüzüme baktım bir filmi sonuna kadar izledim. İzlediğim ilk Hint filmi olduğunu itiraf etmeliyim;

3 Idiots. 2009’da çekmişler gişe hasılatı açısından rekorlar kırmış en fazla gişe hasılatı yapan film olmuş. Film üniversitedeki 3 gencin etrafında geçiyor. Biri babası istiyor diye mühendislik okuyor ama aslında doğa fotoğrafçısı olmak istiyor, diğeri yoksul ailesini kurtarma peşinde, bir diğer ise Rancho ( adını hatırlayabildiğim tek karakter) makinelere tutkun mucit bir tip kendisi. “Formülleri ezberlemekle bu iş olmaz olayın kendisini anlamak lazım, bu iş böyle öğretilmez” gibisinden hocalarla devamlı bir tartışması var. Genel olarak eğlenceli, bir takım sevimli mesajlar da veriyor (hayallerinin peşinden git falan gibi) , illa seyredin falan demeyeceğim ama elinize geçerse de iyi vakit geçirilir. Neticede ülke dışından en iyi iş yapmış Hint filmini seyretmiş olursunuz. Müzikleri de bıcırık.

Bir de enteresan bir hadise var. Bir kişi konuşurken arada söyleyeceklerinin yarısını İngilizce söylüyor gibi geldi bana, ama sıklıkla oldu bu. Nasıl yani? Hindistanda böyle mi oluyor bu işler? Millet bir Hintçe bir İngilizce mi konuşuyor? Bilen varsa aydınlatırsa sevinirim:)

İmza D.

 

Kitap yazılarına devam
8.Mart.2012

Yaklaşık iki ay önce, kitap okuyup,  sonra biraraya gelip konuşan bir gruba dahil oldum.  İlk toplantılarına gidemeyecektim, bir arkadaşa rica ettim  “hangi kitabı  okuduklarını bana bildir” diye. O sıralarda da İstanbul’dayım.  Soruyorum, soruyorum Mary Shelly’nin Frankenstein’ı hiç bir yerde yok.  Girmediğim yer kalmadı, bana her türlü  Frankenstein’ı çıkarıyorlar orjinali  yok. Bu arada da “yahu hep böyle şeyler okuyacaklarsa işimiz var” da demiyor değilim. Girdiğim bir yerde görevli çocuk “durun  yahu bulalım benim en sevdiğim kitaptır” falan deyince biraz heyecan yapmaya başladım.

Nitekim, gerçekten çok güzelmiş. O canavarın  ( ki adı da Frankenstein değil- adı yok aslında)  meğersem ne kadar iç parçalayıcı bir hikâyesi varmış. Ne kadar sevilesi bir şeymiş meğersem. Öte yandan  kanımca “ayy  önyargılı olmak  ne kadar fena”  falan dedirtmesi gerekiyor kitabın  ama  o ucube karşımıza çıksın da bakayım önyargıdan  sıyrılalım, zor o iş.   Biraz tanımak sevmek lazım diyeceğim ama o da zor iş:)

Okurken de kitap evde ortalıkta dolaşıyor tabii, bizim  6 yaşındaki ufaklık  canavar resminden  olumsuz  etkilenmesin diyen olgun/ süper bilinçli  anne tavrıyla bizim kıza  hikaye anlatmaya başladım “bak” dedim ” süper bir roman okuyorum, bu canavar  çok iyi biri ama çok  çirkin onun için de hep yalnız kalıyor çok üzülüyor  ama kitap çok  güzel” vs.  “Ben biliyorum onu yaaa,  Scooby-Doo ‘da var o” dedi.  “Tamam” dedim.   “Zaten o kadar da çirkin değil”  diye de ekledi. Özetle çok güzel bir kitaptı,  bazı yerlerde yok artık  falan dedirtiyordu, doğru ama  tahminimden çok iyi çıktı.

 Sonraki kitap daha çağdaş birşey idi. Emma Donoghue’nin ODA’sı. Şu aşağıdaki haberi hatırlarsınız belki:

 “AVUSTURYA, 24 yıl boyunca kızını bodrumda kilitleyip seks kölesi olarak kullanan Josef Fritzl’in sapkınlığıyla çalkalanıyor. Babasından 7 çocuk dünyaya getiren Elisabeth Fritzl’ın (42) dramı, hastalanan 19 yaşındaki kızının üst kata çıkması üzerine ortaya çıktı. Çocuklarından üçünü “torunu” gibi yetiştiren baba Josef Fritzl, kızını mahzende alıkoyduğunu itiraf etti, ensest suçlamasını ise kabul etmedi. Üçü hiç günışığı görmeyerek bodrumda yaşayan 6 çocuğa DNA testi yapılıyor.”

 ODA’nın  hikayesi buna benziyor biraz ama  oldukça da farklı tabii.  Bir anne ile beş yaşındaki oğlunun hikayesi.  Oğlanın ağzından anlatılıyor hikaye ve aynı yaşlarda çocuğunuz varsa  insana daha fena koyuyor. Bir de çocuğun /kendi çocuğunuzun gözünden bakmaya başlıyorsunuz hayata. Geçenlerde  bir toplantıda biraz fazla kaldık. Salon içerisindeki hava ağırlaşmaya başladı  ve ben  bir odada yıllarca yaşamayı  hayal etmeye çalıştım.  Özetle tırıvırı şeyleri dert etmemek lazım. Çoook  güzel kitaptı. Arkadaşlar arası tedavüle soktum bile.

İmza D.

Herkes bebek doğar
16.Aralık.2011

Memlekette bir vicdani ret meselesi var belki haberiniz vardır. Bazı erkek TC vatandaşları  dini inançları,   bazıları ise siyasi  düşünceleri gereği ellerine silah almak istemiyor.  Başka iş verin yapalım diyorlar o da şu andaki mevzuat gereği mümkün değil.  Bir de Türk Ceza Kanunu’nun “halkı askerlikten soğutmak” başlıklı 318. maddesi var ki o da son derece esnek yorumlamaya müsait. Neticede  millet ha babam  yargılanıyor. Bunlardan biri vicdani retçi Halil Savda.   

Eskişehir Askeri Mahkemesi’nde 21 Ocak 2010’ta görülen duruşması sonrası basın açıklaması yapan ve “hiç kimse asker doğmaz, herkes bebek doğar” diyen Halil Savda, Mehmet Atak, Davut Erkan ve Ahmet Aydemir hakkında “Halkı askerlikten soğuttukları” gerekçesiyle 318. maddeden dava açılmıştı.  Eskişehir 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nde 14 Aralık tarihli duruşmalarında garip  olaylar/savunma örnekleri  yaşandı. Avukatlarının anlatımını bianetten aynen kopyalıyorum.

“Eskişehir’de yaşayan ve narkozsuz doğum yapmış olan üç kadın tanık olarak dinlendi. Kendileri, Enver Aydemir davası sonrası yaptığımız basın açıklamasında “Hiç kimse asker doğmaz, herkes bebek doğar” dediğimiz için yargılandığımızı öğrendikten sonra asker değil bebek doğurduklarını söyleyerek tanık olmak için mahkemeye başvurdular.

* Biz de duruşmada savunma tanığı olarak kendilerini dinlettik. Tanıklar, savcının “Hiç kimse asker doğmaz, herkes bebek doğar” lafı üzerine dava açmasına istinaden bunun fiziksel koşullarının mevcut olmadığını tespite yönelik tanıklık yaptılar.

* Tanıklar, narkozsuz doğum yaptıklarını, çocuklarının doğumlarını gördüklerini ve doğdukları sırada üstlerinde üniforma olmadığını ifade ettiler.

Tanıkların dinlenmesinin ardından, bebek mi asker mi doğulduğu yönünde jinekolog bilirkişi getirilmesini talep ettiklerini, sanıklardan Mehmet Atak’ın da halkı askerlikten soğutmanın Anayasa’ya göre suç olup olmadığına dair görüş alınması için Anayasa hukukçusu getirilmesini ve mental retardasyon, embesilite ya da şizofrenin olup olmadığının tespitini ve eğer üçünden biri yoksa savcı hakkında suç duyurusunda bulunmasını talep ettiğini anlatan Doğanoğlu, mahkemenin bu talepleri reddettiğini söyledi.İnsanların “Herkes bebek doğar, kimse asker doğmaz” dediği için yargılanmasının son derece heves kırıcı olduğunu söyleyen Doğanoğlu, böyle bir cümle nedeniyle dava açılmasının da hiçbir hukuki dayanağı olmadığı görüşünde.”Biz de duruşmada parodi yapmak değil, biraz ironi olsun diye bu taleplerde bulunduk. Zaten bunlar usule uygun talepler.”

İmza D.