SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Last Night in Twisted River ve diğerleri…
1.Kasım.2011

 

Geçen hafta İstanbul’da iş seyahatinde iken beraber gittiğimiz bir arkadaş ile İstiklal’de kitapçı karıştırıyorduk. Ben o sıralar John Irving’in Twisted River isimli kitabını bitirmeye uğraşıyorum, elimden bırakamıyorum (hatta, o gün katıldığım sempozyumda arada kitabın son sayfalarını bitirmek amacıyla kendime dosyalardan barikat yaptığımı itiraf etmeliyim. Kimsenin fark etmediğini tahmin ediyorum. Özellikle televizyon kameraları salonu terk ettikten sonra kitabı çıkardım zira akşam haberlerinde basının ” bak nasıl sevimli bir şey yakaladık, kız sempozyumda kitap okuyor” diye gösterebilecekleri, uyuklayan sempozyum dinleyicisine benzer bir görüntü vermek istemiyordum.)

Neyse arkadaşım John Irving kimdi ya? dedi. The World According to Garp‘ın yazarı dedim, zira en bilinen kitabı o herhalde. Arkadaşım da hatırladı, ver onu bana bitirince dedi. Ama aynı akşam yemek yediğimiz kuzene kitabı bırakınca arkadaşa başka bir kitabını getirmem gerekti. Bu arada başka bir arkadaşa da John Irving’e giriş babında, onu  ürkütmeyecek başka bir kitap getirmeyi vaat etmiştim.Dün iki kitabı da sabah unutmayayım diye yatınca haliyle John Irving rüyama girdi.Rüya  şöyle;  Irving bir otelde konuşma yapıyormuş. Biz de eşimle oradayız. Ben kendisinin çıkan her kitabını edinip ( biri hariç) okuduğum için, hastasıyım, en önlerde saf tutmuşum. Bakıyorum adamın sol kolu normal bir kolun yarısı uzunluğunda. Allah diyorum adamın bin tane resmini gördüm yoktu böyle bir olayı, zira kendisi eski güreşci, sporcu vs. Neyse, o mevzu geri planda kalıyor, bir sohbet ortamı da oluyor. Ben tüm kitaplarınızı okudum, falan filan, şu kitapta da söyle yazmıştınız vs diyorum. Adam ayy canıımm gibi bana şefkat duyan, hiç ecnebi işi olmayan bir sesle onu da mı okudun diyor? Ben de yaaa hepsini okudum  diyorum diye cevap veriyorum. Biraz isyan ediyorum yahu biz beş saattir ne anlatıyoruz gibisinden, detaylıca açıklıyorum: Bir tek diyorum Son of the Circus’u bitiremedim ingilizcesi çok ağır geldi bir de diyorum Until I find You ‘yu daha piyasaya çıkmadan 6 ay önce sipariş edip okuyamadım onu da okuyacağım en yakın zamanda. Bir de çok gençken okuduğum için konusunu hiç hatırlamadım bu vesileyle benim açımdan sıfır kilometre kitap gibi tekrar okuyabileceğim 1-2 kitap var demiyorum. Rüyayla ilgili hatırladığım başka bir şey yok. Meşhur görmek iyidir, hayırdır inşallah diyorum. Bana bir yerden para gelecek, super seyahatlere çıkacağım, şeklinde yorumluyorum ki öyle çıksın. Rüyaları neye yorarsanız ona çıkar, kulağınıza küpe olsun, onun için şom ağızlılara rüya anlatırsanız kendi kendinizi yakarsınız.

Durum bu. Özetle ilk arkadaşıma The Fourth Hand, Diğerine ise Trying to Save Piggy Sneed isimli hikaye derlemesini getirdim.

 

Wickipedia‘da Irving’i okurken şunu fark ettim,  sevindim; herkese döne döne Irving anlatırken sıklıkça adamın hep aynı temaları kullandığından bahsederim. Hakikaten böyle bir şey varmış, sağolsunlar tablosunu bile yapmışlar. Bu arada adamın 2012 de bir kitabı daha çıkacağını tespit ettim:) In One Person.

 

Title

New England

Prostitutes

Wrestling

Vienna

Bears

Deadly accident

Absent Parent

Film-making / Screen Writing

Writers

 

Setting Free the Bears

 

 

 

Y

Y

Y

Y

 

Y

 

The Water-Method Man

Y

Y

Y

Y

 

 

 

Y

Y

 

The 158-Pound Marriage

Y

 

Y

Y

 

 

 

 

Y

 

The World According to Garp

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

 

Y

 

The Hotel New Hampshire

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

Y

 

The Cider House Rules

Y

Y

Y

 

Y

Y

Y

 

Y

 

A Prayer for Owen Meany

Y

Y

 

 

 

Y

Y

Y

Y

 

A Son of the Circus

 

Y

 

Y

 

Y

Y

Y

Y

 

A Widow for One Year

Y

Y

 

 

 

Y

Y

 

Y

 

The Fourth Hand

Y

 

 

 

 

Y

Y

 

Y

 

Until I Find You

Y

Y

Y

Y

 

Y

Y

Y

Y

 

Last Night in Twisted River

Y

                 

Şiddetle tavsiye. Hem de hepsi:):):)

İmza sadık okuyucu D.

 

 

Oranges and Sunshine
17.Ekim.2011

 

Cumartesi Oranges and Sunshine diye bir film seyrettim.

Film Margaret Humphreys (Emily Watson oynuyor) isimli bir sosyal hizmetler uzmanı kadıncağızın İngiltere’de bir skandalı ortaya çıkarması ile başlıyor. Film Nottingham’da geçince ilk etapta ilgimi çekti, şehirden tanıdık manzaralar görebilir miyim hevesiyle oturdum başına. Sonrasında bırakamadım, seyrettikçe depreştim. Cumartesim heba oldu. Özetle şöyle hikayesi; 1800 kadar çocuk 1950’lerden 1970’lere kadar uzanan zaman diliminde İngiltere’den Avustralya’ya göç ettirilmişler. Çoğunun babası yok ama anneleri hayattaymış, buna rağmen çocuklara annelerinin öldüğü söylenmiş ve zaten öksüz olduğunuz için başka şansınız yok vs diye gözleri korkutulmuş. Avustralya da düş gibi anlatılmış, hep güneş vardır, dalından portakal yersiniz kahvaltıda vs. Aralarında dört yaşında çocuklar bile varmış, onlara uzun gemi yolculuğunda nispeten büyük olanlar sahip cıkmış, bunlar da 13 yaşında falan. Sonra Avustralya’ya vardıklarında kendilerine ablalık edenlerden  ayrılmaları da gerekmiş, çocuklar bir kere daha perişan olmuşlar. Avustralya’da da bazıları manastır gibi yerlerde tutulup çoğunlukla barınak ve yemek karşılığı çalıştırılmışlar. Tüm sürgünlerin asıl amacı da işgücü eksiğini kapatmak. Cinsel ve fiziksel taciz son derece olağan gibiymiş. Bu arada İngiltere’de kalan anneler de yurda bıraktıkları çocuklarının peşine düşüyor, onların ki de ayrı bir trajedi. Filmde Margaret  yemiyor, içiyor  bir vakıf kuruluyor  ve bazı çocukları anneleriyle buluşturmak mümkün oluyor.  Çocukların sayıları  çok fazla olduğu için  bu  arayışlar uzun süre devam eder gibi görünüyor. 

Bu kolonilere çocuk yollama muhabbeti de aslında 1850’lerde çocuklar için çalışan Annie MacPherson isimli bir kadıncağızın başının altından çıkmış. Başlangıçta çocukların çalıştırıldığı ve kazanılan para ile de beslenip eğitildikleri yurtlar işletiyormuş. Sonrasında kadıncağız iyi niyetli olarak bu çocuklar yeni bir başlangıç yapsın hesabın bunları kolonilere yollamak için fon toplamaya başlamış. Herkes de iyi niyetli olmadığından olayın seyri değişmiş. Bir kaç kaynaktan okuyunca insan olayın %100 suiistimal üzerine kurulu olmadığını görüp bir miktar çocuğun da evlat isteyen evlere yerleştirilme şansı olduğunu görüyor bir ölçüde ferahlıyor. Ama genel olarak  çok moral bozucu. İnsanın biri 6 diğer 1.5  yaşında iki de bebesi varsa daha da bir fena oluyor:(

2010’da Gordon Brown hükümeti bu çocuklardan özür dilemiş  resmen sanırım. Daha  da okuyayım uykularım kaçsın  derseniz buradan buyurun.

İmza D.

 

 

 

Çok yaklaştık..
19.Ağustos.2011

 

(Selçuk Erdem’den)

İmza D.

The Next Three Days
18.Ağustos.2011

Akşam kızlardan biri anneannesinin evinde kalıp diğeri de saat sekiz gibi sızınca ortalık bir sakinleşti, bir güzelleşti. Biz de taşındığımızdan beri ilk defa başbaşa film seyredelim dedik. The Next Three Days’de karar kıldık. Russell Crowe’ın rehine kurtarma tipi operasyonlarda abartma potansiyeline aşina olduğumuz için fazla şaşırmadık. Çok da sıkılmadık hatta sonlara doğru cidden heyecanlandık. “Fena değil” olduğuna karar verdik.

Konusu çok kısaca şöyle: Russel’ın eşi patronunu öldürmekten apar topar tutuklanıyor, adamcağız ufak oğluyla başbaşa kalıyor. Anneyi cezaevinde ziyaretler vs. Temyizden sonuç alamayınca kadıncağızı kaçıracağım diye hırs yapıyor, pasaport buluyor, sosyal güvenlik numarası için dayak yiyor vs. Fazla detaya giremeyeceğim zira film bundan ibaret ama arada sıklıkla yok artık dedirten şeyler oluyor. Başarısız da değil, sonlara doğru epey heyecan yaptık doğrusu. Russell Crowe, zira ciddi bir adamdır, değişik değişik tipleri oynar,  severim kendisini. Kısacık bir rolde Liam Neeson da var. Tavsiye edebilirim.

İmza D.

İskender
17.Ağustos.2011

Kontrast isimli blog‘da dendiğine göre Elif Şafak’ın romanları birbirleriyle görünmez köprüler kurarmış. Ben çok sayıda kitabını okumadığım için bu değerlendirmeyi yapamıyorum ama doğruysa ( ki herhalde doğrudur) benim  çok hoşuma gider.  İskender, bol olaylı ve bol karakterli, dolu dolu bir kitap, beni epey meşgul etti. Kitap Güneydoğu Anadolu’da bir köyde, İstanbul’da, Londra’da ve Abu Dabi’de geçiyor.Bir kaç hikâye bir arada ilerliyor. Kitap bittikten sonra da günlerdir devamlı kitabı düşünürken buluyorum kendimi. İmkân olsaydı elimden bırakmadan bitirirdim ama iki çocukla tatil yapmaya çalıştığımızdan bitirmesi gereğinden fazla sürdü. Ondan önce de Firarperest’i okumuştum, bunun kadar olmasa da onu da beğenmiştim.

En favori karakterim İskender’in cezaevinde tanıdığı Zişan. Pakistanlı galiba emin değilim. Zişan saatlerce konuşsun, anlatsın ben de oralara bir yere kıvrılıp dinleye dinleye uykuya dalayım istiyor gönlüm. “Sen nasıl görürsen odur hakikat” diyor mesela Zişan veya ” İnsan yüreği soba gibi. Sıcaklık üretiyor, enerji yayıyoruz. Ama başkalarını suçlayınca, onları karalayınca, dedikodu yapıp kem konuşunca enerji kaybolur. Yüreğimiz soğur”… Bir de haksız yere hapse düşmüşün denince “hayır Zişan özgür, hapsedilemez” gibisinden bir laf ediyor ama onu not almamışım bir daha da bulamadım, tam ifadesini yazamadım.

Uzun lafın kısası, millet ne derse desin son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.

Baba ve Piç kitabı ile ilgili  postumuz için tıklayın.

İmza D.