SIDEBAR
»
S
I
D
E
B
A
R
«
Kölekıyısı
27.Mayıs.2009

Yaşı ben civarı olanlar (rakam vermeye niyetim yok:) ) Kökler dizisini, Kunta Kinte’yi falan hatırlarlar. Afrika’dan koparılan ve köle olarak çalıştırılmak üzere Amerika’ya getirilen  siyahların hikayesi, milleti zamanında çok etkilemiştir. Benzer hikayeler  Türkiye’de de var.  afrikali-turk2

Mustafa Olpak‘ın Kenya’dan İstanbul’a, Köle kıyısı isimli kitabını daha yeni bitirdim. İç Anadolu’da doğup büyüyünce insan Afrikalı Türklerle pek karşılaşmıyor, ama Ege kıyılarında gözler onlara aşina.

Olpak’ın ailesi de Kenya’dan köle olarak çalıştırılmak üzere getirilen ve Osmanlı’da nesillerce çalıştırılanlardan. Punto yayınlarından çıkan kitap devamlı parçalanan aile hikayeleri ile dolu. Aile bireylerinin tamamı köle olarak   görüldüğü için, aman anne ve çocuklarını veya kardeşleri birbirlerinden ayırmayalım diye bir kaygı yok. Hepsi oraya buraya savrulmuş. Azad edilmeleri sonrasında Olpak’ın ailesi hep yoksullukla boğuşmuş.

mustafa-olpakAyvalık’ta mermer ustalığı yapan Olpak’ın iddiasına göre, Cumhuriyetten beri hiçbir tarihçi, araştırmacı, veya üniversite, bu siyah insanların geçmişini, sosyolojik  yapısını araştırmamış. National Geographic ekibi gelip  Olpak’la görüşüp özel bir sayı hazırlamışlar. Olpak’ın fotoğrafını da oradan buldum.

Kitap da bana ilginç gelen bir konu da şöyle: 1800’lerin sonu ve hatta 1920’lere kadar aktif olan bir dernek  Afrika’dan getirilenler arasında bir iletişim ağı faaliyeti yürütüyormuş. Örgütün belli sayıda azatlı locası varmış ve her locanın başında azatlı bir Kolbaşı veya Godya denilen bir başkan  bulunurmuş. Bunlar sahipleriyle geçinemeyen kölelerin özgürlüğünü satın alırmış, yaşlı ve düşkünleri barındırırlarmış. Dini görevleri de varmış, yılın belli zamanları ayinler düzenlerlermiş. Bu örgüt sayesinde  herhalde, dağılan aileler bir şekilde bir araya gelebiliyorlarmış.

Bir de duyduğuma göre TRT, Olpak’ın kitabını temel alarak Ayvalık, İstanbul ve Girit’te  “Arap Kızı Camdan Bakıyor” isimli bir belgesel çekmiş. Bu belgeseli seyrettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Olpak’ın iddiasına göre Antalya’dan İstanbula kadar sahil şeridinde yaklaşık iki milyon kadar Afrikalı Türk vatandaşı yaşıyor. Radikal’de de geçen sene bir haber çıkmıştı. İsteyenler buradan okuyabilir.

İmza D.

Kendisi ile yapılan bir röportaj için tıklayın.

Pırıl pırıl hayvanlar
21.Mayıs.2009

Bizim ufaklığın ısrarlarından illalah deyip, internette zebra resimleri peşine düştüm. Karşıma pırıl pırıl parlayan hayvanlar çıktı.  glowing-fish_big

Bu balıkların DNA’larına sarı, yeşil ve kırmızı parlak  protein eklemişler. Nasıl ekleniyor onu  bilemiyorum ama sonunda elemanlar böyle parlamaya başlamış. Peki ama neden boyle bir işe girişmiş bilim insanları? National University of Singapore‘ın 1999 yılında yaptığı çalışmanın amacı -anlayabildiğim kadarıyla- belli toksik maddelerin varlığı halinde parlayacak balıklar üretmekmiş. Bir kaç yıl sonra ilk  parlayan balıklar dükkanlarda boy göstermeye başlamış. Bu arada Singapur genetik olarak oynanmış bu tip hayvanların satışına izin veren ilk ülke. 2003’de de GloFish ABD’de dükkanlarda boy  göstermeye başlamış.  Bazı dükkanlarda satış  fiyatı 5 ila 10  bin dolar arası değişiyormuş. Ucuz değil yani. National Geographic‘in dediğine göre, bilimsel olarak devasa sonuçlar  getirmemiş bu deneyler; ama genetik olarak oynanmış hayvanlarla ilgili mevzuatın netleşmesine hizmet etmiş. Ne güzel.glowing-mice_big

Bu farelerin niye parladığını, yani deneyin amacını çok net anlayamadım. Araştırma University of Pennsylvania tarafından yapılmış. Sanırım  kısır olmayan spermlerin belirlenmesinde işe yaraması amaçlanmış. Başarılı sonuçlar da vermiş.  Sonuçta kısır olmayan hücrelere sahip fareler ışık altında parlıyor, anladığım kadarıyla.

glowing-dogs_big

Bu da genetik olarak oynanmış bir beagle yavrusu.  Konu teknik olarak beni aşmaya başladı. Anlayıp yazmaya çalışırsam saçmalayacağımdan korkuyorum. Bu kadarla bırakıyorum.

Bu arada zebra resmi ararken aklıma bir şey geldi: Bir keresinde Karadenizli iki yaşlı teyzenin ( ikisi de az duyuyor) belgesel seyrederken aralarındaki muhabbetlerine tanık olmuştuk. Bunlar 15 dakika kadar belgeseldeki vahşeti vah vah,  tüh tüh diyerek seyrettiler. Tabii birbirlerini az duyduklarından, her cümle üç kere telaffuz ediliyor. Bu arada birinin diğerine şöyle bir soru  sorduğunu işittik;  “bu  çızgılı atlar ne?” O günden beri zebralar bizim evde “çızgılı at” olarak anılır.

İmza D.